04/07/2008

'TÜRKİYE'YE KARŞI TARAFSIZ OLACAĞIZ'

08eeab1bc5b1631fb87c9dbfbed7a502.jpg
AB Dönem Başkanlığı’nı dün devralan Fransa Türkiye’ye karşı tarafsız ve dürüst olma sözü verdi. Önümüzdeki aylarda dört başlık açılabilir. Fransa dün AB dönem başkanlığını Slovenya’dan devraldı. Fransa’nın başkanlığında Türkiye ile ilişkilerin nasıl şekilleneceği merak uyandırırken konuyla ilgili ilk açıklama Sarkozy’nin AB danışmanı geldi. Lamassoure Fransa’nın Türkiye’ye karşı tarafsız ve dürüst olacağını söyledi.

ABHaber’e verdiği röportajda Lamassoure, ‘Fransa Dönem Başkanlığı sürecinde Fransa’nın Türkiye’ye tutumu Sarkozy’nin bir yıl önce açıkladığından farklı olmayacak’ dedi. Fransa’nın, Türkiye’nin tam üyelikle doğrudan ilişkili olmayan tüm dosyaların açılmasını destekleyeceğini, ancak tam üyelikle doğrudan ilişkili olan dosyaların açılmasını engelleyeceğini belirten Lamassoure’e göre önümüzdeki aylarda üç ya da dört müzakere dosyası açılabilir. Türkiye’nin BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Jean-Maurice Ripert ise, ‘Türkiye AB için çok önemli ve stratejik bir ortak, müzakereler planlandığı gibi devam edecek’ dedi.

TÜRKİYE RİSKİ

Fransız Le Monde gazetesi de Fransa’nın dönem başkanlığına değindiği yazısında Fransa’nın önündeki üç dikenli dosyadan birinin Türkiye olduğuna dikkat çekti. Dünya Ticaret Örgütü ve Akdeniz Zirvesi’nin yanında önemli dosyalardan birisi olarak vurgulanan Türkiye’nin AKP hakkındaki kapatma davası nedeniyle de risk oluşturduğuna dikkat çekildi.

Polonya da yan çiziyor

AB’nin yeni anayasası hükmündeki Lizbon Anlaşması İrlanda’nın ardından, Polonya engeline takıldı. Polonya Cumhurbaşkanı Leh Kaçinski, geçen ay İrlanda tarafından reddedilen anlaşmayı imzalamayacağını açıkladı.

09:47 Posted in 17-AB | Permalink | Comments (0) | Email this

Rehn: Kriz yok, genişleme süreci devam edecek

48917f1bd492cc2406e6702d5e5ce14f.jpg
ABHaber

Avrupa Komisyonu genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, İrlanda’nın “hayır” oyunun bir kriz yaratmadığını, genişleme sürecinin devam edeceğini, bu süreci durdurmanın AB’nin aleyhine olacağını ifade etti. İrlanda referandumu sonucunda Lizbon Antlaşması’nın reddedilmesinden meydana gelen belirsizliklere rağmen gelecekteki genişlemelere yönelik hazırlıkların devam ettirilmesi gerektiğini savunan Rehn, “yaşadığımız bir kriz değil, sadece bir hayalkırıklığı. Zor bir duruma düştük”, şeklinde konuştu. European Voice gazetesine konuşan Rehn, Lizbon Antlaşması olmadan AB’nin genişlemeye devam edemeyeceğini söyleyen Avrupalı liderleri hedef alarak, “bir güven krizi yaratmamalıyız. Genişleme sürecine bu gelişmeler yüzünden zarar vermek AB’nin aleyhine olacaktır” mesajını gönderdi.


Açık-konuşma

Rehn, AB Konseyi’nin 19-20 Haziran’da aldığı kararlarda , Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve AP Başkanı Hans-Gert Pöttering’in genişleme konusunda ifade ettikleri şüphelerine odaklanılmadığını belirterek,“zirvede alınan kararlar çok açık orada Batı Balkanlar için açık bir destek veriliyor” dedi. Rehn, genişleme konusunda AB’nin içinden farklı sesler çıktığı zaman tutarlı bir çizgide ilerlemenin zorlaştığını kaydederek “üye ülkeler ortak bir görüşte uzlaşabilecektir. Bugüne kadarki tüm genişleme kararları oybirliğiyle alınmıştır” şeklinde konuştu. Yeni ülkelerin üyeliklerinin kabul edileceği zamana kadar AB içindeki kurumsal sorunları çözmek için vakit olduğunu düşünen Rehn, sürecin en sonuna yaklaşmış olan Hırvatistan’ın bile teknik müzakereleri 2009 sonbaharından önce tamamlayamayacağını hatırlattı.

Teminat

Rehn, AB üyeliği için aday olan ülkelere genişleme politikasının tutarlılığı hakkında güvence verdi. İrlanda’nın “hayır” oyundan birkaç gün sonra Bosna-Hersek ile bir istikrar ve işbirliği antlaşmasının imzalandığını, Hırvatistan ve Türkiye ile yeni müzakere alanlarının açıldığını hatırlatan Olli Rehn, bu gelişmelerin Avrupa’nın kararlılığını yansıttığını kaydetti. Komisyoner, İrlanda’nın oylamasından doğan sorunların sadece üyeliklerin zamanını etkileyebileceğini, kimsenin genişleme sürecinin durdurulmasını istemediğini de belirtti.

İhtiyatlı iyimserlik

Rehn, Bosna Hersek ve Sırbistan’daki son gelişmeler hakkında ihtiyatlı bir iyimserliğe sahip olduğunu kaydederek, “Kosova statüsü sürecini bir şekilde yönetebiliyoruz-belki mükemmel bir şekilde yönetemiyoruz ama bölgesel istikar ve barışı sağlayabiliyoruz” yorumunda bulundu. Rehn Türkiye’ye duyduğu güvenin 2007 yılına göre azaldığını belirterek, “umarım Türkiye yeni krizler yaratmaz, bunun yerine üyelik sürecini hızlandıracak çalışmalara yönelir” şeklinde konuştu. Türkiye’de AK Parti’nin kapatılması konusunda AB’nin mesajının alındığına ve bu mesajı her gün tekrar etmek gereksiz olduğuna inanan Rehn, “AB-Türkiye ilişkilerindeki gerginlikten kurtulabilmek için adil ve kararlı olmalıyız. Türkiye’nin şu anki problemlerini çözmek Türk insanlarına düşmektedir. Ne yazık ki şu anda reformlar üzerinde çalışılmadığını görüyoruz” diye konuştu.

09:45 Posted in 17-AB | Permalink | Comments (0) | Email this

03/07/2008

Fransa'nın Türkiye'ye karşı takınacağı tutum merakla bekleniyor

50f06f638cd37d227d615fabdff783a6.jpg
Kayhan Karaca / Paris

Fransa’nın, AB dönem başkanı olarak Türkiye’ye karşı nasıl bir politika izleyeceği merak ediliyor. Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan Nicolas Sarkozy bu tutumunda yalnız değil. Kayhan Karaca'nın haberi... Sarkozy’nin partisine mensup bazı milletvekilleri, Türkiye’nin gelecekteki AB üyeliğinin Fransa’da zorunlu olarak halk oylamasına sunulması için bastırıyor. Bu tartışmalar Fransa’daki Türkiye karşıtlığını yeniden gündeme taşımış durumda. Fransız Meclisi Türkiye Dostluk Grubu Başkanı Michel Diefenbacher, bu sorunun büyük ölçüde Fransızlar’ın kendisinden kaynaklandığı görüşünde. Diefenbacher şu görüşleri yerine getiriyor: “Fransa'da ne zaman, nüfusu ve Fransa, Türkiye'nin AB üyeliğine soğuk bakıyor ekonomisiyle büyük bir ülkenin AB üyeliği gündeme gelse, Fransa, Türkiye'nin AB üyeliğine soğuk bakıyorFransız toplumu ilk etapta buna olumsuz yaklaşır. 1960'lı yılların sonlarında İngiltere'nin üyeliği için böyle oldu. Bir bakıma Polonya'nın üyeliği için de aynı şey söz konusu. Dolayısıyla Türkiye konusunda da tepkiyle karşı karşıyayız.”
Fransızlar Türkiye’yi tanımıyor

Nicolas Sarkozy'nin Türkiye özel temsilcisi, milletvekili Pierre Lellouche ise Fransız toplumunda Türkiye konusunda derin bir cehalet olduğunu söylüyor. Lellouche, “Fransızlar Türkiye'ye tatile gidiyorlar, otele giriyorlar, belki biraz İstanbul'da Kapalıçarşı’yı geziyorlar, ama Türkiye'yi tanımıyorlar. Türkiye Avrupa'da ve Fransa'da bir imaj çalışması yapmadı. Bu aynen bir seçim kampanyasına benzer. Seçmenlerinize kur yapmanız lazım” diyor.

Bu görüşü paylaşanlardan biri de ana muhalefetteki Sosyalist Parti'nin ağır toplarından, eski Kültür Bakanı Jack Lang. Türkiye konusunda cehaletin büyük payı olduğunu dile getiren Lang, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bazen de budalalığın. Coğrafya, tarih ve kültürü yeterince tanımama var. Türkiye Fransa Cumpurbaşkanı Sarkozy, Akdeniz Birliği kurmak istiyor hakkında konuşanların çoğunlugu bu ülkeyi tanımıyor. Fransa Cumpurbaşkanı Sarkozy, Akdeniz Birliği kurmak istiyorBu ülkenin önemli bir ekonomiye ve olağanüstü bir gençliğe sahip büyük bir kültür ülkesi oldugunu bilmiyor. Fransa’da sayıları 600 bin, 700 bin, 800 bin mi tam olarak bilmiyorum, önemli bir Ermeni topluluğu bulunduğunu da belirtmek gerekiyor.”

İlişkiler gergin

Fransızlar’ın Türkiye'yi yeterince tanımamalarının ötesinde, iki ülke arasındaki ilişkiler son zamanlarda olağanüstü gerginleşmiş durumda. Pierre Lellouche, bu gerginliğin Fransa’ya zarar verdiğini gizlemiyor: “Son aylarda önemli terslikler yaşandı. Bunların en önemlisi “Gaz de France”in Nabucco projesinden dışlanması. Büyük kontratlar ilerlemiyor. NATO’da müttefik olmamıza ve Sarkozy’nin NATO ile yakınlasma çabalarına rağmen iki ülke arasında askeri işbirliğinde zorluklar yaşanıyor. Halbuki Afganistan’da beraber çalışıyoruz, ama ikili düzeyde işler iyi gitmiyor”

Lellouche, son 1-2 yıldır Fransız askeri uçaklarının özel izin olmaksızın Türk Dönem başkanlığı nedeniyle Eyfel Kulesi ışıklandırıldı hava sahasını kullanamadıklarını, Fransız savaş gemilerinin de Dönem başkanlığı nedeniyle Eyfel Kulesi ışıklandırıldıTürk limanlarına yanaşamadıklarını hatırlatiyor. Fakat bunlara rağmen, ülkesinin Avrupa Birliği dönem baskanlığı konusunda zeytin dalı uzatan Pierre Lellouche, “Fransa’nın AB dönem başkanlığı Türkiye karşıtı olmayacak. Fransa cumhurbaşkanı Avrupa’yı ilerleten istikrarlı ve uyumlu bir dönem başkanlığı istiyor. Kimse Fransız dönem başkanlığı sırasında Türkiye konusunda bir anlaşmazlik istemiyor“ diyor. Lellouche, iki ülke arasındaki ilişkilerin düzelmesi için her iki tarafın karşılıklı jestlerde bulunması gerektiğini de savunuyor.

Kıbrıs ve laiklik

Fransız Senatosu Dışişleri ve Savunma Komisyonu Başkanı Josselin de Rohan ise Fransızlar’ın Türkiye konusundaki kararlarında iki konunun ağır basacağını söylemekte. Rohan, “Birincisi laiklik tartışması. Atatürk'ten bu yana Türk devletinin laik olduğunu ve nüfusun önemli bir bölümünün bu ilkeye bağlı olduğunu biliyoruz. Ancak İslami partinin iktidara gelmesinden bu yana laiklik konusundaki gelişmeler, hatta laikliğe çelmeler, kafalarda soru işaretleri yaratıyor. İkincisi ise Kıbrıs sorunu. Kıbrıs, AB üyesi bir devlet. Türk ordusunun Kıbrıs'ta bulunması bir sorun“ diyor.

10:20 Posted in 17-AB | Permalink | Comments (0) | Email this

TÜRKİYE AKDENİZ SÜRECİNİN DIŞINDA KALAMAZ

b2c8b17cd7da65854c1a494338904566.jpg
BM (A.A) - Özlem Şahin Şakar

Fransa'nın BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Jean-Maurice Ripert, Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) için ''çok önemli ve stratejik bir ortak'' olduğunu söyledi. Ripert BM'de, AB Dönem Başkanlığının 6 aylığına Fransa'ya geçmesi dolayısıyla bir basın toplantısı düzenledi ve toplantının sonunda A.A muhabirinin Türkiye'nin AB adaylığıyla ilgili sorularını yanıtladı. Ripert, Türkiye'nin AB için çok önemli ve stratejik bir ortak olduğunu vurgulayarak, Türkiye'nin 13 Temmuz'daki Akdeniz için Birlik zirvesine de bu yüzden davet edildiğini söyledi.


AB'nin genişlemesi konusunda ise Türkiye'nin Hırvatistan gibi katılım sürecinde bulunan ülkelerden biri olduğunu ifade eden Ripert, Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy'in de birkaç gün önce belirttiği gibi İrlanda'nın AB'nin yeni anayasası sayılan Lizbon Anlaşmasını reddetmesi dolayısıyla sıkıntıda olduğuna işaret etti. Ripert, ''onaylama sürecinde yaşanan sorun çözülene kadar şu anda hiçbir genişleme tartışmasına girmek istemediklerini'' kaydetti.

Jean-Maurice Ripert, genişleme konusunu ekim'de sorunun nasıl aşılacağının tartışılacağı AB zirvesinin ardından yeniden konuşmaya başlayacaklarını da belirterek şöyle konuştu: ''Ben çok iyi biliyorum, Cumhurbaşkanı Sarkozy, 3-4 gün önce (Fransa dönem başkanlığında) Türkiye ile kesinlikle hiçbir şeyin durdurulmayacağını, bloke edilmeyeceğini bizzat söyledi. Müzakereler planlandığı gibi devam edecek.''

Ripert, Akdeniz sürecinin Türkiye'nin AB üyeliğine alternatif oluşturup oluşturmadığı sorusuna ise ''Hayır, biz bunu hiçbir zaman söylemedik. Bu süreç AB ile Akdeniz ülkeleri arasındaki ilişkiler bağlamında zaten var. Eğer bir ülke bir statüden başka bir statüye geçerse bunu hallederiz. Ama Türkiye'nin Akdeniz'in en büyük güçlerinden biri olarak bu süreçte olması gerek. Türkiye Akdeniz sürecinin dışında kalamaz'' karşılığını verdi.

10:18 Posted in 17-AB | Permalink | Comments (0) | Email this

02/07/2008

Fransa'dan Türkiye konusunda çelişkili açıklamalar

0df8e8a79b977162480f02d2042d025f.jpg
Avrupa Dönem Başkanlığı’nı yeni devralan Fransa’dan Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği ve Türkiye’deki siyasi gelişmeler konusunda çelişkili açıklamalar geliyor. Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner AKP hakkında açılan kapatma davasının “Türkiye’nin iç meselesi” olduğunu ifade etmiş ve Fransa'nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Büyükelçi Jean-Maurice Ripert, Türkiye'nin Avrupa Birliği için çok önemli bir stratejik ortak'' olduğunu ve müzakere sürecinin devam edeceğini duyurmuştu.

Ancak bu açıklamaların hemen ardından Fransa Cumhurbaşkanlığı'ndan kaynaklar, Türkiye'yi Avrupa Birliği'nde istemediklerini ve “AKP'ye açılan kapatma davasının Türkiye'nin birliğe uyumu konusundaki şüpheleri kanıtladığını" söyledi.

11:11 Posted in 17-AB | Permalink | Comments (0) | Email this

01/07/2008

İşsizlerin yeni umudu, AB Küreselleşme Fonu

46ab0823ffb7af387c9860d53bd930e0.jpg
Philipp Bilsky

Avrupa Birliği, küreselleşmenin etkileri nedeniyle iş yerleri kapanan çalışanlara, yeni iş bulabilmeleri için kaynak sağlıyor. Küreselleşme Fonu’nda toplanan para 500 milyon Euro’ya ulaşıyor. Finlandiyalı telekomünikasyon devi Nokia, Bochum'daki tesislerini bugün kapatıyor. Nokia Yönetim Kurulu, üretim maliyetlerinin yüksekliğini gerekçe göstererek işletmeyi Almanya’dan, bir başka AB üyesi Romanya'ya taşıma kararı almıştı. Bochum'daki tesisin kapanmasıyla bugünden itibaren işsiz kalan binlerce Nokia çalışanı da umudunu AB'nin küreselleşme fonuna bağladı. Nokia'nın Bochum'daki tesisini kapatmasıyla işsiz kalan binlerce Nokia çalışanı umudunu AB'nin küreselleşme fonuna bağladı


AB'nin “Küreselleşme Fonu” Avrupalı büyük firmaların kısmen ya da tamamen tasfiyesi ve binlerce çalışanını işten çıkarmasıyla devreye giriyor. Bununla amaç, AB bütçesinden işyerini kaybedenlere karmaşık bürokratik uygulamalara başvurmadan destek sağlamak.

AB Komisyonu Sözcüsü Katharina von Schnurbein, amaçlarının, kapanmak üzere olan işletmeleri kurtarmak olmadığını, çalışanların yeni iş bulmalarına yardımcı olmak olduğunu belirtiyor. Von Schnurbein, "Örneğin sağladığımız yardımlar, yeni bir işe girmek için alınması gereken mesleki eğitimin masraflarını ya da çalışanların taşınma harcamalarını karşılamak için kullanılabiliyor. Bu fon doğrudan iş yerini kaybeden çalışanlara ayrılmış durumda” şeklinde konuşuyor.

Yardım için iki şart aranıyor

Brüksel'den yapılan yardımın iki ön koşulu var. Küreselleşme Fonu musluğu ancak, kapanma kararı almış Avrupalı işletmelerin işten çıkardığı personel sayısı binleri buluyorsa ve tasfiye kararının nedeni, küresel gelişmelerin bir sonucuysa açılıyor. Örneğin geçen yıl Siemens'in Almanya'daki işletmelerinde görevli binlerce çalışanı bu fondan yararlandı. Siemens yaklaşık 3 bin 300 kişinin istihdam edildiği cep telefonu üretim tesislerini Tavyanlı BenQ şirketine devretti. Bir süre sonra BenQ iflas edince binlerce çalışan da işsiz kaldı. Küreselleşme Fonundan ancak, kapanma kararı almış Avrupalı işletmelerin işten çıkardığı personel sayısı binleri buluyorsa ve tasfiye kararının nedeni, küresel gelişmelerin bir sonucuysa yararlanılabiliyor. AB Komisyonu Sözcüsü Katharina von Schnurbein, işsiz kalan 3 bin 300 kişiye, yeni meslek eğitimlerinin finansmanı için AB Küreselleşme Fonu’ndan yaklaşık 12 milyon 800 bin euro ödendiğini kaydediyor.

‘Alman hükümetinden talep gelmedi’

AB Küreselleşme fonu şimdiye kadar sadece Avrupa dışına taşınan işletmelerin çalışanları için kullanıldı. Ancak ödemeler, işletmelerin tesislerini Avrupa sınırları içinde nakletmesi durumunda da yapılabiliyor. Nokia'nın Bochum'daki işletmelerinde çalışan binlerce kişi de teorik olarak bu fondan yararlanabilecek. Ancak bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belli değil. Federal Alman hükümetinin henüz bu konuda Brüksel'e herhangi bir talepte bulunmadığı kaydediliyor. Komisyon Sözcüsü Katharina von Schnurbein konuyla ilgili olarak, “Sanırım federal hükümet, Bochum'daki çalışanlar için gerekli desteğin sağlandığı görüşünde. Bu yüzden AB'den ilave bir desteğe ihtiyaç duyulmadı” yorumunu yapıyor.

Küreselleşme Fonu için 500 milyon euro ayrıldı

AB Küreselleşme Fonu, bütçede kullanılmayan fonlardan sağlanıyor. Küreselleşme Fonu bütçesi 500 milyon euro azami büyüklüğe sahip. Şimdiye kadar bu meblağın tamamı kullanılmadı. Geçen yıl ocak ayında oluşturulan Küreselleşme Fonu'ndan şimdiye kadar sadece 22 milyon euro tutarında ödeme yapıldı. Küreselleşme fonundan ilk desteği alanlar ise Fransız ve Finlandiyalı çalışanlar oldu.

11:08 Posted in 17-AB | Permalink | Comments (0) | Email this

30/06/2008

“AB değirmeni”nin suyu Almanya’dan geliyor

ff3b3cdf566343d3093e91193441de46.jpg
Deutsche Welle

Avrupa Birliği bütçesine en fazla net katkıyı 9,2 milyar euroyla Almanya’nın yaptığı belirlendi. AB fonlarından 8,43 milyar euro kullanan Yunanistan, 5,4 milyar euroyla en büyük net alıcı konumunu sürdürdü. AB'nin geçen yıl 114 milyar euroyu bulan ortak bütçesine en fazla net katkıyı 9,2 milyar euroyla Almanya yaparken, Yunanistan, 5,4 milyar euroyla en büyük net alıcı olmayı sürdürdü.

AB’nin ekonomik motoru Almanya


Yunanistan'ın üye olduğu 1981 tarihinden itibaren AB'den sağladığı gelir 80 milyar euroyu geçti
AB'nin 2007 bütçe gerçekleşmelerine göre 21,7 milyar euroyla geçen yıl bütçe gelirlerinin neredeyse 5'te 1'ini tek başına sağlayan Almanya, ortak bütçeden sadece 12,5 milyar euro faydalanabildi. Bu durumda Almanya'nın AB'ye net katkısı 9 milyar 226 milyon euro seviyesinde gerçekleşti. Kuruluşundan itibaren AB'nin ekonomik motoru olarak adlandırılan Almanya, geçen yıl da 8,26 milyar euroyla ortak bütçeye en fazla net katkı yapan üye olmuştu. Geçen yıl AB bütçesine ikinci en fazla katkıyı 6 milyar euroyla İngiltere yaparken 4,4 milyar euroyla Hollanda, 3,1 milyar euroyla Fransa ve 2,7 milyar euroyla İtalya ilk 5'te yer aldılar.

Ortak bütçeye verdiğinden azını alan kalan 5 AB üyesi 1,25 milyar euroyla İsveç, 770 milyon euroyla Danimarka, 620 milyon euroyla Avusturya, 206 milyon euroyla Finlandiya ve 43 milyon euroyla Kıbrıs Rum kesimi şeklinde sıralandı.

Yunanistan 27 yılda 80 milyar euro aldı

AB'nin 2007 bütçesine 3,02 milyar euro gönderirken, yapısal fonlar ve ortak tarım politikası başta olmak üzere AB fonlarından 8,43 milyar euro kullanan Yunanistan, 5,4 milyar euroyla en büyük net alıcı konumunu sürdürdü. Bir önceki yıl da ortak bütçeden net 5 milyar euro alan Yunanistan'ın üye olduğu 1981 tarihinden itibaren AB'den sağladığı gelir 80 milyar euroyu geçti. Başka bir deyişle AB her bir Yunanlıya yaklaşık 7 bin 650 euro ödemiş oldu.

Yeni AB üyelerinden Polonya, geçen yıl AB bütçesinden aldığı net 5 milyar euroyla Yunanistan'ı izlerken 2,96 milyar euroyla İspanya, 2,44 milyar euroyla Portekiz ve 1,56 milyar euroyla Macaristan, ortak bütçeden en fazla net katkı sağlayan üyeler oldu.

Belçika milli gelirde ilk sırada

Kişi başına düşen milli gelirde AB'de ilk sıralarda yer alan Belçika ve Lüksemburg, AB kurumlarına ev sahipliği yapmaları nedeniyle personel harcamalarından giren parayla bütçeden net alıcı olmayı sürdürdü. Geçen yıl AB'den Belçika'nın kazancı 1,3 milyar euroyu ve Lüksemburg'un kazancı 1 milyar euroyu buldu.

AB bütçesinden net katkı sağlayan diğer üyeler 773 milyon euroyla Litvanya, 581 milyon euroyla İrlanda, 564 milyon euroyla Slovakya, 554 milyon euroyla Çek Cumhuriyeti, 513 milyon euroyla Romanya, 476 milyon euroyla Letonya, 300 milyon euroyla Bulgaristan, 200 milyon euroyla Estonya, 32 milyon euroyla Malta ve 31 milyon euroyla Slovenya şeklinde sıralandı.

10:50 Posted in 17-AB | Permalink | Comments (0) | Email this

28/06/2008

AB ve Rusya'dan stratejik adım

7d5e6a2ecd1d46de91d605081315c94c.jpg
(DW, Ajanslar)

Avrupa Birliği ve Rusya, uzun tartışmalar sonrasında, yeni bir stratejik ortaklık anlaşmasının müzakerelerine başlama konusunda anlaştı. Rusya’nın Hanti-Mansiisk kentinde düzenlenen Avrupa Birliği-Rusya Zirvesi’nde bir araya gelen taraflar, ortaklık anlaşmasına ilişkin müzakerelere başlama kararı aldı ve ilk görüşmelerin 4 Temmuz’da Brüksel’de yapılacağı ilan edildi. Yeni ortaklık anlaşması, 1997 yılında imzalanan ancak geçen yıl süresi dolan anlaşmanın yerini alacak. Avrupa Birliği üyesi Doğu Avrupa ülkeleri, Rusya ile enerji ve ticaret alanında yaşadıkları sorunlar nedeniyle, müzakerelerin başlamasını veto etmişti. Varılan uzlaşma, Rusya’da Dimitri Medvedev’in devlet başkanlığına gelmesinin ardından yumuşayan ilişkilerin yeni bir aşamaya taşınması olarak yorumlanıyor.
Gelinen aşamadan memnuniyetini dile getiren Dimitri Medvedev, aralarındaki görüş ayrılıklarını giderdiği için Avrupa Birliği üyesi ülkeleri kutladığını söyledi: “Tutum değişikliği ve gelecekteki ilişkilerimiz için doğru yolu seçme konusunda olumlu perspektifler olduğunu görüyoruz. Uluslararası güncel tehditlere ve güçlüklere tepki gösterebilmek için, AB ile çabalarımızın koordinasyon içinde olması gerektiğini düşünüyoruz.”

AB tarafı da memnun

Avrupa Birliği müzakere edilecek anlaşma ise Rus petrol ve doğal gazının sevkiyatını güvence altına almak istiyor. Birlik açısından enerji güvenliğinin çok önemli olduğunu kaydeden AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Moskova ile varılan uzlaşmadan memnuniyet duyduğunu vurguladı. Barroso, “Aramızda zaman zaman fikir ayrılıkları var. Ancak dürüst olmak gerekirse ben, bu ilişkinin her şeyinden faydalanabileceğimiz kanısındayım, tabii Rusya da aynı şekilde” dedi.

Avrupa Birliği, enerji ihtiyacının yüzde 25'ini Rusya'dan karşılarken, AB de Rusya'nın en büyük ticari ortağı durumunda. AB, bu anlaşma ile Avrupalı yatırımcıların Rusya'daki enerji sektörüne daha fazla girmesine izin verilmesini umuyor ve bunun enerji tedarikinin güvence altına alınmasındaki en önemli unsur olduğunu savunuyor. Rusya da bunun karşılığında Rus şirketlerinin Avrupa piyasalarına daha geniş biçimde girmesi için ayrıcalıklar istiyor. AB Komisyonu Başkanı Barroso, Moskova’dan adım atmasını beklediklerini kaydetti:

“Rusya ile ticari ve ekonomik ilişkilerimizi yolunda. Ancak ben ticaret konusunda daha fazla potansiyel olduğu inancındayım ve ticaret alanını genişletme yönünde var olan engellere çözüm yolu bulmaya devam etmemiz gerekiyor.”

Ancak ekonomik ilişkiler dışında özellikle insan hakları, ticaret ve rekabet tanımları konusunda taraflar arasında son derece ciddi farklılıklar bulunuyor. Rusya’ya demokrasi konusunda sık sık eleştiriler yönelten Avrupalılar, Medvedev döneminde bu konularda da ilerleme sağlanmasını istiyor. Ayrıca Rusya’nın eski Sovyet ülkelerindeki etkisini sürdürmeye çalışması da, Avrupalıları rahatsız ediyor.

10:20 Posted in 17-AB | Permalink | Comments (0) | Email this

26/06/2008

Türkiye AB için önemli stratejik bir ülke

877c69b43c0c5f24798656349aa2f4d0.jpg
ABHaber

United Press International UPI haber ajansı Türkiye AB ilişkilerini ele alan bir analiz yayınladı.Söz konusu analizde Türkiye'nin AB ve Batı için öneminin altı çizildi. ''Kim demiş Başkan Bush'un Avrupa'da hiç etkisi yok diye? Başkanın Paris'e gidişinin arifesinde ve Avrupa Birliğinden Türkiye'yi üyeleri arasına katmasını isterken, Fransa Parlamentosu, Başkan'ın isteği doğrultusunda harekete geçti. Fransız Senatosunun Dış İlişkiler ve Savunma Komitesi, nüfusu AB toplamının yüzde 5'inden fazla olan bir ülkenin yeni AB üyesi olarak kabul edilebilmesi için Fransa'da referandum yapılması konusunda anayasada değişiklik yapılması önerisini reddetti. Bu girişimin (Ukrayna'yı da etkileyecek olsa dahi) doğrudan Türkiye'yi amaçladığı görülüyor.
Fransız Komitesinin yazılı açıklamasında, değişikliğin, "dost ve müttefik ülke Türkiye'ye karşı gibi algılanabileceği ve bunun da Türkiye ve Fransa arasındaki diplomatik ilişkilerin ciddi zarar görmesine neden olabileceği" ifade edildi. Bu açıklama oldukça hafifti ve bu konuda Türkiye'nin Dışişleri Bakanlığı daha açık olamazdı.

Türk Dışişleri Bakanlığı'nın yazılı açıklamasında, "Bu tür ayrımcı yaklaşımların ikili ilişkilerimize zarar vermesinin yanı sıra, her iki ülkede Türkiye ve Fransa'nın imajlarında ve iki ülkenin halkları arasındaki tarihi dostluk üzerinde olumsuz etki yaratması kaçınılmazdır" denildi. Tartışmalı madde geçtiğimiz ay, Fransız parlamentosunun alt kanadı olan Ulusal Meclis'in anayasa değişiklikleri paketi çerçevesinde kabul edilmişti. Senato'nun oylaması konunun kapanmasını sağlamayabilir ve Senato Genel Kurulu'na getirilerek kurulun oyuna sunulabilir ancak yeterli çoğunluğu sağlayabilmek için Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin ciddi bir çaba göstermesi gerekecek.

Bu ise Sarkozy'ye zor bir seçim sunuyor. Fransız kamuoyu yoklamaları, çoğunluğu Müslüman 73 milyon Türkün 495 milyonluk AB'ye alınmasına karşı olunduğunu gösteriyor. Ancak artık Fransa nüfusunun yüzde 10'unun göçmenler ve onların geleneksel Müslüman ülkelerden gelen çocuklarından oluşması nedeniyle, Avrupa'nın Akdeniz genelindeki Müslüman komşuları ile ilişkileri konusu görmezden gelinemez.

Başkan Bush ve İngilizler, Türkiye'yi kabul etmek için üç temel neden olduğunu ileri sürüyorlar. Birinci neden stratejik. NATO'nun uzun süreden bu yana sadık bir üyesi olan Türkiye, Avrupa ve Batı'nın güvenliği için bölgede anahtar konumundadır. İkincisi ise ekonomik. Avrupa'da doğum oranları düşerken, AB'nin, Türkiye'nin büyük genç işgücüne ve ekonomik büyüme potansiyeline ihtiyacı var. Türkiye'nin kişi başına geliri 5 bin doların biraz üzerinde ve AB ortalamasının dörtte biri düzeyinde bulunuyor. Türklerin kişi başına gelirinin iki katına çıkarılması 400 milyar dolarlık, AB ortalamasına ulaşması ise 800 milyar dolarlık ek bir pazar anlamına geliyor. Bu ise daha fazla Alman Mercedes'inin, İsveç buzdolabının, Fransız parfümünün ve Fin mobilyasının satılması demektir.

Üçüncü neden ise kültürel; Avrupa'nın demokrasi ve refahın geleneksel mutlu karışımının, AB'nin insan hakları ve siyasi özgürlükler, serbest piyasa ve kurumlarıyla ilgili kurallarına uyan Müslüman ülkelere de açık olduğunu göstermesi gerekiyor. İslam'ın demokrasi ve çağdaşlık için engel olmadığını kanıtlayabilecek tek büyük Müslüman ülke, Türkiye. Bu son ifade, AB-Türkiye ilişkilerinin çok ötesinde önem taşıyor ve Doğu'daki Arap dünyası ve Asya'daki Müslümanların yanı sıra AB'nin Kuzey Afrika'daki 150 milyon Müslüman ile ilişkilerinde doğrudan etkili. Tony Blair'in son zirvede mevkidaşlarına dediği gibi, Batı'nın uzun vadede, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede başarılı ve müreffeh bir demokrasi oluşturulmasına yardımcı olmaktan "daha önemli çok az hedefi vardır."

Ancak alt düzeyde konuya Fransa'nın iç siyasi meseleleri müdahil oluyor. Türkiye'yi dışlayan ilk anayasa değişikliği (hükümetteki Müslüman kökenli göçmenlerin sembolik temsilcisi olan) Adalet Bakanı Rachida Dati tarafından desteklemiş ancak Başbakan Francois Fillon'un karşı çıktığı söylenmişti. İktidardaki UMP partisi için bir diğer unsur ise, 1915 yılında vatandaşlarına karşı işlendiğini ileri sürdükleri "soykırımın" sorumluluğunu kabul edinceye kadar Türkiye ile anlaşma yapılmamasında ısrar eden Fransa'daki Ermeni toplumunun gücü ve lobi faaliyetleri. Sarkozy Türkiye konusundaki bu ihtilafı, AB ve Akdeniz genelindeki Müslüman ülkeler arasında daha geniş ve yakın ilişkiler için, dış yardımda daha cömert yeni bir bütçe ve daha yakın ticari bağlar öngören 'Akdeniz Birliği' olarak nitelendirdiği oluşumu ileri sürerek aşmaya çalışmaktadır.

Bu kulağa iyi geliyor ancak bu girişim 10 yıldan fazla bir süre önce başlatılan ve oldukça sınırlı başarı sağlanan özel bir ticaret ve yardım anlaşması olan "Barcelona Süreci" ile denendi. Bunun ötesinde, Türkiye uzun zamandan bu yana kendisine AB ile serbest ticaret imkanı sağlayan bir gümrük anlaşmasına sahiptir. Bu anlaşma Türkiye'nin NATO üyeliğinin yanısıra Sarkozy'nin uzun süredir genişletmek istediği "imtiyazlı ortaklığa" sahip olduğu anlamına gelmektedir. Ve artık Türkiye'nin halihazırdaki ikinci sınıf statüsünün tam üyeliğinin yerini alamayacağını dile getirmesi nedeniyle, diğer Arap ülkelerinin de aynısını söylemeleri kuvvetle muhtemeldir.

Sarkozy'nin planı 15 Temmuz'da başlatılacak ancak geçen hafta 5 Kuzey Afrika ülkesi ve Suriye, Trablus'taki bir zirvede bir araya gelmişler oldukça önemli eleştirilerde bulunmuşlardır. Cezayir bu fikri, İsrail-Arap ilişkilerini normalleştirmenin bir arka yolu olarak Akdeniz Birliği'ne İsrail'in de dahil edilebileceği gerekçesiyle reddetmişti. Libya lideri Muammer Kaddafi ise Sarkozy planını tümüyle "hakaret" olarak nitelendirdi. Kaddafi, "bu bizi aptal yerine koymaktır" dedi ve ekledi: "Biz Brüksel'e bağlı değiliz. Arap Birliğimiz Kahire'de, Afrika Birliği ise Adis Ababa'dadır. Şayet işbirliği istiyorlar ise, Kahire ve Adis Ababa üzerinden gelmeleri gerekir."

Fransız anayasasındaki değişiklikler için nihai söz, üst ve alt meclislerin bir ön oturumda bir araya gelecekleri temmuz ayında söylenecek. Metnin beşte üç çoğunluk tarafından kabul edilmesi gerekiyor. O tarihe kadar Sarkozy, Akdeniz Birliği'ni başlatmış, Başkan Bush Washington'a geri dönmüş ve Türkiye hala Müslüman bir Batı demokrasisi mi yoksa Batı'nın kabul etmediği Müslüman bir ülke mi olduğuna karar vermeye çalışıyor olacak.''

15:15 Posted in 17-AB | Permalink | Comments (0) | Email this

25/06/2008

AB'ye Güven Arttı

a7031d80c8b83addb31204f4c25e6693.jpg
Güven Özalp / Brüksel

Son yapılan bir ankete göre Türkiye'de Avrupa Birliğine duyulan güven arttı. Avrupa Birliği'nin kamuoyu araştırmalarından sorumlu birimi Eurobarometre'nin yayımladığı bir çalışma Türkiye'de AB'ye olan güvenin arttığını ortaya koyuyor. 2007 sonbaharında yapılan araştırmaya göre Türkiye'de AB'ye duyulan güven yüzde 25 düzeyindeydi. Son çalışma ise bu oranın yüzde 6'lık bir artışla yüzde 31'e ulaştığını gösteriyor.
Türkiye, kaydedilen bu artışa karşın, AB'ye güven alanında son sıralarda yer alıyor. AB'ye en az güven duyan ülke yüzde 29'la İngiltere, en çok güven duyulan ülkeler ise Güney Kıbrıs (yüzde 71), Estonya (yüzde 69) ve Belçika (yüzde 68). AB'ye yönelik genel güven artışı, Birlik kurumlarına güveni de artırmış gözüküyor. 2007'nin son araştırmasında Türkiye'nin AB Komisyonu'na duyduğu güven oranı yüzde 17 olarak belirlenmişti. Son yayımlanan belgeye göre ise bu oran yüzde 23'e yükseldi. Türkiye'de Avrupa Parlamentosu'na duyulan güven de yüzde 5'lik bir artışla yüzde 25'e yükseldi.

AB'ye duyulan güven düzeyinde artış yaşansa da üyeliğe verilen destek yüzde 49'a sabitlenmiş durumda. Son üç yılda bu desteğin yüzde 71'den yüzde 49'a gerilediği düşünüldüğünde, son altı ayda destek oranında herhangi bir düşüş yaşanmamış olması olumlu bir gösterge olarak algılanıyor. Türkiye'nin AB üyeliğinden yararlanacağını düşünenlerin oranındaki düşüş trendi yerini yükselişe bıraktı. Bu oran, yüzde 5'lik artışla yüzde 58'e yükseldi.

Rapor, Türkiye'deki iç politikaya yönelik bazı değişiklikleri de ortaya koyan bir özelliğe sahip. 2007'nin son araştırmasında hükümete duyulan güven yüzde 63 düzeyindeydi. Veriler bu oranın yüzde 47'ye gerilediğine işaret ediyor. Benzer bir tablo TBMM açısından da geçerli. 2007 sonunda yüzde 64'lük bir güvene sahip olan TBMM, şu an, hükümet örneğinde olduğu gibi yüzde 47'lik bir orana sahip.

Eurobarometre verilerine göre, Türkiye'de işlerin iyiye gittiğini düşünenlerin oranı yüzde 31'lik bir düşüşle yüzde 17'ye gerilerken "işlerin kötüye gittiğini" düşünenlerin oranı yüzde 35'lik artışla yüzde 72 oldu. Türkiye'de hayatının bir yıl içinde daha kötüye gideceğini düşünenlerin oranında da belirgin bir artış yaşanıyor. 2007 sonunda "Hayatım kötüye gidecek" diyenlerin oranı yüzde 13 olarak belirlenirken gelinen aşamada bu oran yüzde 30'luk artışla yüzde 43'e ulaştı. Türk ekonomisinin daha kötü olacağını düşünenlerin oranı da yüzde 19'luk bir artışla yüzde 44'e yükseldi.

Araştırmaya göre Türkiye'de en önemli sorun yüzde 55'le işsizlik. Yüzde 33'lük düşüşle yüzde 44'e gerileyen terör ise ikinci sırada yer alıyor. Terörü, yüzde 35'le ekonomik durum izliyor.

11:20 Posted in 17-AB | Permalink | Comments (0) | Email this

All the posts