19/08/2008

Mimar Sinan'in Şifresi

b160210b943a2b30e0f3822a06ab804e.jpg
Gelin size Sinan'ın, Leonardo da Vinci ile yarışacak dehasını anlatayım. Sizleri, büyük ustanın kalfalık eserim dediği Süleymaniye'nin şifreleriyle tanıştırayım. Akıllara durgunluk verecek gizemli bir yolculuğa çıkmaya hazır olun.

Süleymaniye Camii, Kanuni Sultan Süleyman tarafından imparatorluğun gücünü ve görkemini göstermek adına inşa ettirildi. Bu görev, tarihin en büyük ustası Mimarbaşı Sinan'a verildi. Camii ve külliyesi 7 senede bitirildi. Ancak 7 yıllık bu uzun süre Kanuni'nin canını sıkmıştı. Sinan'ın yapıyı neden bir türlü açmadığını anlamamıştı. O sırada her taraftan da dedikodular yağmaya başladı Sultan'a. 'Sinan caminin ortasında oturuyor ve nargile tüttürüyor' dediler Muhteşem Süleyman'a. Kanuni durumu kendi gözleriyle görmek için bir ikindi vakti Süleymaniye'ye gitti.

Muhteşem yapının içine girdiğinde Sinan tam da söylendiği gibi caminin ortasında oturmuş nargilesini tüttürmekteydi. Sultan gözlerine inanamadı. Tok sesiyle ve bütün haşmetiyle ''Bu ne iştir Mimarbaşi'' diye haykırdı. Oysa Mimar Sinan'ın içtiği nargilede tömbeki yoktu. İçtiği sadece suydu. Usta mimar, nargilenin fokurtularını dinleyerek caminin akustiğini ölçmeye çalışıyordu. Mihraptaki imamın sesini, aynı oranda bütün camiye nasıl ulaştıracağını hesaplıyordu. Bunun için Anadolu'nun değişik köşelerinden 65 tane dev turşu küpü getirtti. Bu küpleri içleri boş, ağızları dışarıya gelecek şekilde kubbenin eteklerine dizdirdi. Amacına ulaşmıştı Mimarbaşı. Sesi, yüzlerce metrekarelik mekanın her köşesine, en iyi şekilde yaymayı başarmıştı. Kanuni de, Sinan'ın niyetini anlamış, ustasını hemen bağışlamıştı.

Mimar Sinan yapının içine bir de hava koridoru inşa etti. Elektriğin henüz bulunmadığı o yıllarda, Süleymaniye 275 dev kandille aydınlatılıyordu. Sinan, bu kandillerden çıkan is camiye zarar vermesin ve cemaati rahatsız etmesin diye orta kapının üzerine küçük bir odacık yaptırdı. Binanın değişik köşelerine açtığı oyuklardan giren islerin bu odada toplanmasını sağladı.

Şaşırdınız değil mi? Durun, daha bitmedi: Ve adına da İs Odası denilen bu bölmenin içine özel bir nemlendirme sistemi kurdu Sinan. Odada toplanan islerden, dönemin en kaliteli mürekkebini damıttı. Süleymaniye'nin duvarlarında gördüğünüz o muhteşem kalem işleri, yazılar, süslemeler, caminin kandillerinden çıkan isten damıtılan o mürekkeple yapıldı. Tekrar altını çiziyorum, bunlar günümüzden 458 yıl öncesinin bilimiyle, teknolojisiyle yapıldı.

Son bir şifre daha var.. Hani oyuklar var dedim ya isin bir odada toplanmasını sağlayan, hava akımını içeri alan. Dışarıya çıkıp o iki oyuktan içeriye baktığınızda, birinden caminin içindeki Allah, diğerinden ise Muhammed yazılı dev levhaları görürsünüz. Ayrıca Süleymaniye'nin hangi köşesini, hangi duvarını, hangi açısını ölçerseniz ölçün, sayısal olarak karşınıza Allah kelimesinin ve katlarının çıktığını görürsünüz.

Alın işte size sırlarla,şifrelerle dolu bir mabet. Da Vinci şifresini yaya bırakacak bir maharet.

12:35 Posted in 10-TARİH | Permalink | Comments (0) | Email this

14/08/2008

İspanya kayıplarını arıyor

f9158e9746fbcebba0fa1e1f97be2987.jpg
İspanya'da General Franco'nun faşist rejimi döneminde en az 50 bin kişinin infaz edildiği, ölümüne işkenceye maruz kaldığı, ya da öyle veya böyle "kayboldukları" düşünülüyor. Rejim mağdurlarının gerçek sayısı tam olarak bilinmiyor. Bunun nedenlerinden biri, resmi belgelerin hiçbir zaman kamuoyuna açıklanmamış olması. Bugünlerde, İspanyol hükümetinin üst kademelerinden, bu belgelerin su yüzüne çıkmasının zamanı geldiğine dair sesler yükseliyor. Londra İktisat Fakültesi - London School of Economics'den tarihçi Sebastian Balfour, bunun, İspanya'nın geçmişiyle yüzleşmesi için çok önemli bir dönüm noktası olacağı görüşünde.

Balfour "Bu belgelerin kamuoyuna açıklanması çok mühim bir gelişme olur. Çünkü o zaman, diktatör Franco rejiminin iç yüzü ayrıntılarıyla açığa çıkar. Geçmişle ilgili sorular soran belki yüz binlerce kişi var. Baskı döneminin hâlâ hayatta olan tanıkları, kaybolan kişilerin çocukları, bir torunlar kuşağı bu konunun artık aydınlığa kavuşmasını istiyor. Bu yapılmadığı sürece İspanyol demokrasisi zafiyet içinde olmayı sürdürecek." diye konuştu.

İspanya'da birçok kişi, gizli arşivlerin, kaybolmuş akrabalarının akıbetine dair önemli ipuçları içerdiğini düşünüyor. "Tarihsel Hafızanın Tesisi Derneği"nin temsilcisi Emilio Silva Barrera da bu görüşü paylaşanlardan biri.

"Ben, iç savaş yıllarında kaybolmuş bir kişinin torunuyum. Ailem faşist rejim döneminde büyükbabamın izini sürememiş." diyen Barrera, "Franco diktatörlüğü sona erdikten sonra dahi,, ne ailelerin, ne de tarihçilerin bu konuda araştırma yapmaları, bilgi toplamaları mümkün olabildi. Bu gizli arşivlerde akrabalarımızın geçmişleri hakkında çok fazla yanıtlar bulabileceğimizi düşünüyorum. Bu belgelerin kamuoyuna açıklanması gerek İspanyol toplumu, gerek tarihçiler, gerekse insan hakları için çok önemli bir gelişme olacak." diye konuştu.
28985f75182746e2305a385d5a477931.jpg
Peki ama, bu belgelerin açıklanmasının kabuk bağlamış yaraları açması, toplum içinde bir ayrılık, bir bölünme yaratması riski yok mu? Barrera'ya göre böyle bir risk yok. "Zira bu arşivlerde çok önemli yanıtlar olabilir aileler için. Hatta infaz edilen kişilerin, eşlerine, dostlarına yazdıkları son mektupları da olabilir bu arşivlerde. Çünkü kimsenin eline bu tür mektuplar ulaşmadı. Belki şahsi resimler, belgeler var aralarında. Bu tür kişisel belgelerin, kayıpların ailelerinin elinde olması gerekir. Bu belgelerin sahipleri onlar, ordu değil."

İspanya iç savaşı, 1936'da başlamış, 1939'da General Franco liderliğindeki milliyetçilerin zaferiyle sonuçlanmıştı. Franco'nun faşist rejimi 1975 yılında ölümüne dek sürdü. Aradan 30 yılı aşkın bir süre geçti ama hâlâ,, iç savaş yıllarında, Franco döneminde nelerin yaşandığı, kimin ne yaptığı tartışılıyor.

Barrera, bu belgelerin su yüzüne çıkarılmasının bu kadar gecikmesini şu sözlerle anlatıyor:

"Çünkü 1977 tarihli bir af kararı var. Diktatörlük döneminde yapılan tüm ihlalleri kapsıyordu bu. Ama son yıllarda yeni bir kuşak yetişti, büyükbabalarına, büyükannelerine ne olduğu hakkında sorular soran bir kuşak bu. Ve şimdi diktatörlük döneminde yaşananlarla ilgili birçok bilgiye sahibiz.

"Mesela, İspanya'nın güneyinde, Malaga'da 5 bin kişinin gömüldüğü bir toplu mezar bulundu. Sırf bu bile, Şili'de diktatör Augusto Pinochet döneminde kaybolanların sayısından fazla. İspanya'daki toplu mezarlarda 50 binden fazla kişinin olduğu sanılıyor."

11:20 Posted in 10-TARİH | Permalink | Comments (0) | Email this

13/08/2008

ALMANYA, SÖZDE SOYKIRIM YARDIMINI DURDURDU

5b061273c11840055883d65bf0616134.jpg
Sözde soykırım tanığı olarak bilinen Alman papaz Johannes Lepsius'un belgelerde sahtecilik yaparak manipulasyona gittiğini Alman hükümeti de kabul etti. Alman hükümeti papaz Lepsius'un Potsdam'da kaldığı evin anıta dönüştürülmesi için ayrılan 300 bin Euro ek yardımı dondurdu.

Alman papaz Johannes Lepsius'un 1919 yılında yayınladığı "Almanya ve Ermenistan 1914-1918" adlı kitabı Avrupa'da sözde Ermeni soykırım belgeseli olarak gösteriliyordu. Ancak Batı'da Ermenilerin avukatı gibi tanınan papaz Lepsius'un araştırmalar sonucunda Osmanlı İmparatorluğu'nda Alman nüfuzunu yaymak amacıyla gönderildiği ortaya çıktı. Tarihçiler Birinci Dünya Savaşı sonunda Almanya'nın da Ermeni meselesiyle ilgili olarak yargılanması gündeme gelince Alman Dışişleri'nin Lepsius'a belgeleri yayınlaması görevi verdiğini belirledi. Tarihçilere göre Lepsius, Almanya'ya yöneltilen suçlamayı etkisiz kılmak için belgelerde sahtecilik yaptı ve bazı belgeleri gizledi.

Konuyla ilgili olarak Alman Sol Parti hükümete küçük bir önerge verdi. Hükümet önergeye verdiği cevapta, "Johannes Lepsius'un 1919 yılında yayınladığı "Almanya ve Ermenistan 1914-1918" kitabında manipülasyona gittiği doğrudur" denildi.

10:18 Posted in 10-TARİH | Permalink | Comments (0) | Email this

04/08/2008

Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Hatıraları...

60959c42db1f9278f22ca889ef5f29de.jpg
S.İ.Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Hatıraları, çev. Hasan Ali Ediz, s.104-106

Gazi 2 Nisan 1922 tarihide yanında Sovyet Elçisi Aralov ile birlikte Konya'dadır.

'O gece iki medreseyi ziyaret ettik. Kanlı, canlı hemen hepsi de gencecik mollalar medresenin avlusunda dizilmişlerdi. Bunların yanında, geniş cüppeli, beyaz sarıklı hocalar da yer almıştı. Hepsi de yerlere kadar eğilerek Mustafa Kemal Paşa'yı selamladılar. Bunların içinden biri, bunların başı ve en nüfuzlusu, Mustafa Kemal Paşa'dan, Medrese sayısını artırmasını rica etti. Bu zat, ayrıca, medrese öğrencilerinin askere alınmamalarını da istirham etti.

Hoca konuşurken Mustafa Kemal'in kendini tuttuğu belli oluyordu. Ama, medrese öğrencilerinin askere alınmamaları söz konusu olunca,artık kendini tutamadı ve yüksek sesle, sertçe:

'Ne o, dedi. Yoksa sizin için medrese, Yunanlıları mağlup etmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı değerlidir? Millet kan içinde yüzerken, halkın en iyi çocukları cephelerde döğüşür, yurt için canlarını feda ederken, siz burada genç, sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz!..'

Mustafa Kemal konuşurken gözleri daha korkunç bir hal alıyordu: 'Bu asalakların askere alınmaları için hemen yarın emir vereceğim!' Hocalar sindiler, ama yüzleri öfkeden kıpkırmızı kesildi, yabancıların yanında hükûmet başkanı onları paylamıştı.

Mustafa Kemal Paşa bie dönerek: 'Hadi gidelim, dedi, artık burada bizim için yapılacak bir şey kalmadı. Ve şöyle, isteksizce bir selam vererek oradan ayrıldı.' Mustafa Kemal Paşa otomobilde uzun bir süre yatışmadı:

'Savaş sona erince onlarla daha ciddi konuşacağım! Herşeyden önce onları malî dayanaklarından, vakıflardan, yoksun edeceğim. Yurt topraklarının büyük bir parçası, neredeyse üçte ikisi, belki daha çoğu vakıftır. Bu topraklar mollaların yaşam kaynaklarıdır. Bunların çoğu köylülerin elinden alınmış topraklardır. Buna son vereceğiz. Bir de utanmadan hükümetten yardım istiyorlar.'

Mustafa Kemal, Anadolu topraklarında, şimdi gördüğümüz dinç, sağlam delikanlıları askerden kaçıran 17 bin medrese bulunduğunu söyledi. Bu tam bir kolordu demekti. Medrese öğrencilerinin şimdiye kadar niçin askere alınmadıklarını sormam üzerine, Mustafa Kemal, bunların askere alınmaları için gerekli emrin verilmiş olduğunu söyledi. Bu devrimci adım, subaylar arasında büyük bir sevinç yaratmış ve bu olay, son günlerin en çok üzerinde durulan bir konusu haline gelmişti.'

10:46 Posted in 10-TARİH | Permalink | Comments (0) | Email this

29/07/2008

Ömer Hayyam; 800 küsur yil önce yazmış...

a0a38b027b2e670ae12279d42c9f0831.jpg
İçin temiz olmadıktan sonra
Hacı hoca olmuşsun kaç para
Hırka tespih post seccade güzel
Ama TANRI KANAR MI BUNLARA

Sen sofusun hep dinden dem vurursun
Banada sapık dinsiz der durursun
Peki, ben ne görünüyorsam o'yum
YA SEN NE GÖRÜNÜYORSAN O'MUSUN

Sen içmiyorsan içenleri kınama bari
Bırak aldatmacayı iki yüzlülükleri

ŞARAP İÇMEM DİYE ÖVÜNÜYORSUN AMA
YEDİĞİN HALTLAR YANINDA ŞARAP NEDİR Kİ..

Ey kara cübbeli senin gündüzün gece
Taş atma dünyayı bilmek isteyenlere
ONLAR YARATANIN SANATI PEŞİNDELER
SENİNSE AKLIN ABDEST BOZAN ŞEYLERDE...

Ben kadehten çekmem artık elimi;
Tutmam senin kitabını minberini.
Sen kuru bir softasın, ben yaş bir sapık

CEHENNEMDE SEN Mİ DAHA İYİ YANARSIN, BEN Mİ?..

Seni kuru softaların softası seni
Seni cehenneme kömür olası seni
Sen mi haktan rahmet dileyeceksin bana ?
HAKKA AKIL ÖĞRETMEK SENİN HADDİNE Mİ ?

Yaşamın sırlarını bileydin
Ölümün de sırlarını çözerdin
Bugün aklın var bir şey bildiğin yok
YARIN AKILSIZ NEYİ BİLECEKSİN

Ey kör! bu yer, bu gök, bu yıldızlar, boştur boş!
Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş!
su durmadan kurulup dağılan evrende
BİR NEFESTİR ALACAĞIN, O DA BOŞTUR BOŞ!

18:10 Posted in 10-TARİH | Permalink | Comments (0) | Email this

Zengin Osmanlı mutfağının püf noktaları

45d227efcc1b13521961289afcaf61cc.jpg
“Kültür” başlığı altında değerlendirildiğinde başlangıcı 15. Yüzyıl olarak ele alınan Osmanlı Saray yemekleri ilk kez büyük bir organizasyonla Türkiye’nin ünlü otellerindeki şeflerin katılacağı yarışmayla tanıtılacak. Yarışma, dünyanın üç büyük mutfak kültüründen biri olan Osmanlı mutfağının günümüzde de bilinirliğinin artırılmasına katkı sağlayacak. “Osmanlı Saray Yemekleri Yarışması”nın ilki Amasya Valiliği’nin desteğiyle gastronomi yayıncılık grubu Food İn Life moderatörlüğünde Anadolu Halk Mutfağı Derneği’nin koordinatörlüğünde yapılacak.

İşte Osmanlı mutfağının püf noktaları ve padişahlara özel yemekler..

*Saray mutfaklarında sıradan halkın tükettiği bulgur yerine pirinç, bal- pekmez yerine şeker, esmer ekmek ve yufka yerine beyaz mayalı ekmek çeşitleri tüketilirdi.

*Osmanlı sofralarında su yerine şerbet ve hoşaf içilirdi.

*Koyun ve kuzu eti tercih edilirdi.

*Ekmeğe çok önem verilirdi. Has beyaz ekmek, en has beyaz ekmek, sıradan ekmek gibi çeşitlere ayrılıyor ve saraydaki hiyerarşik yapıya göre dağıtılırdı. Sultan en has ekmeği yerdi.

*En çok sevilen sebze patlıcandı. Ancak patlıcan da Anadolu'dan değil Çin'den gelen bir sebzeydi.

*Fasulye, patates, hindi, kakao, mısır, bazı kabak çeşitleri Amerika kıtasının keşfinden sonra, yani 15. yüzyıldan sonra Osmanlı mutfağına girdi.

*Bamyanın özel bir yeri vardı.

*Misk ve gül suyundan helva, keten helva, bademli helva gibi yedi-sekiz çeşit helva vardı.

*19 yüzyılda saray mutfağında et ve balık pişirilirken tarçın kullanılırdı.

*Koruksuyu (olmamış üzümün suyundan yapılır) mutfakların demirbaşıydı.

*Tencere yemekleri koruk, limon suyu, nar ekşisi, ve tabii ki soğan ve çeşitli baharatlar ile tatlandırılırdı.
*Yemekler her zaman sadeyağ yani tuzsuz tereyağı ile pişirilirdi.

*Domates, 18. yüzyıl sonu Osmanlı mutfağına 'yabani' olarak girdi. Daha sonra aşılanarak bugün bildiğimiz domates haline geldi. İlk hali kiraz domates boyutlarındaydı. Domates yeşilken tüketilirdi. Dolması, çorbası, zeytinyağlısı yapılırdı. Kırmızıya döndüğünde de çöpe atılırdı.

*Şiş kebap bugünkü gibi demir şişte yapılmazdı. Şiş olarak defne dalı ya da patlıcan sapı kullanılırdı. Sıcaklıkla birlikte bunların aromaları ete geçer.

*Sultanın yemeğini önce çaşnigirbaşı, yani çeşni tadıcı tadar sonra padişah yerdi. Yemekler sahanda gelirdi.

*Bugün bizim bildiğimiz asma yaprağından sarmalar Osmanlı'da fındık kestanesi yaprağının sürgünlerinden, at kestanesi yaprağından, ayva yaprağından, fasulye yaprağından yapılırdı.

*Yemeğini yalnız yiyen Fatih Sultan Mehmet en çok karides, tavuk ve balık severdi. Fatih Sultan Mehmed için pişen yemeklerde en çok yumurta kullanılırdı. Örneğin, tavuk kızartmasında, özel lapa ve peynirli pidede en çok harcanan yumurtaydı. Fatih`in padişah sofrasında yenen etler koyun, tavuk, kaz, baş, paça ve işkembeydi. Sarayda en çok yenen sebzeler pırasa, lahana ve ıspanaktı.

*Sultan II. Abdülhamid'in en çok sevdiği yemek soğanlı yumurtaydı. Soğanlı yumurtayı kim iyi yaparsa o ödüllendirirdi. Soğanlı yumurtanın yapılması, pişirilmesi çok büyük bir marifet gerektirirdi. Soğanlı yumurtanın pişirilmesi üç buçuk saat sürerdi.

*Sultan Abdülhamit sade yemekleri severdi. En çok sevdiği yemek yoğurt ve çılbır (yoğurtlu yumurta) idi.

18:06 Posted in 10-TARİH | Permalink | Comments (0) | Email this

14/07/2008

Bizans Sergisi'nde Türkiye yok

229aedfed2be165b09912b76e5fff464.jpg
Faik Uyanık / BBC Türkçe

Londra'daki Kraliyet Sanat Akademisi, Bizans dönemine ait 300'den fazla sanat eserinin yer alacağı bir sergi hazırlığında olduğunu açıkladı. Sergide Türkiye’den hiçbir eser bulunmuyor. Londra’da 25 Ekim’de başlayacak olan serginin adı “Bizantium 330-1453”. Londra Kraliyet Sanat Akademisi ve Atina'daki Benaki Müzesi bu sergiyi ortaklaşa düzenliyor. Sergi Bizans'ın 1000 yılı aşan tarihini gözler önüne serecek. Kraliyet Akademisi Genel Müdürü Charles Saumarez Smith, serginin amacının Bizans'taki sanat üretiminin farklı safhalarını bir arada gösterebilmek olduğunu söyledi.
BİZANS

Bizans İmparatorluğu, en geniş haline İmparator Jüstinyen zamanında 6. yüzyılda ulaşmıştı. Bugünkü İtalya, Balkanlar, Yunanistan, Türkiye, Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika ile İspanya'nın güneyine kadar uzanan topraklarında büyük ölçüde Yunanca konuşulmaktaydı. Bizantium aslında bu imparatorluğun başkentinin Latince adı. Daha sonra ise aynen Roma'da olduğu gibi, imparatorluk başkentinin ismi ile anılır olmuş. Bizantium 330-1453 sergisi, Bizans İmparatorluğu'ndaki sanatsal üretimi anlatmayı hedefliyor.
Charles Smith, Konstantinopolis'in İstanbul'a dönüşmesi ile sona eren bir dönemi anlatan bu serginin, bazı kesimlerce provakatif bulunursa şaşıracağını söyledi ve şunları ekledi: “Tarihin günümüze dair çok güçlü çağrışımları olabileceğini biliyorum. Ancak gerçekte gördüğünüz şey tüm bir Bizans İmparatorluğu dönemi boyunca süren, İslam ve Hıristiyanlık arasındaki karmaşık bir etkileşim sürecidir.”

“Bizans, AB gibi”

Londra Courtauld Sanat Enstitüsünden Profesör Robin Cormack, Yunanistan Volos Tesali Üniversitesi’nden Mariya Vasilaki ile beraber bu serginin eş küratörü. Cormack BBC’ye yaptığı açıklamada, “Günümüzdeki Avrupa Birliği olgusu, fazlasıyla Bizans'a dayanıyor. Sanıyorum bunu Bizantium sergisinde göreceğiz. Onun sistemi ve yapısı da, bizim bugünkü Avrupa Birliği'nden aşina olduğumuz şeyler” dedi. Sergilenecek olan eserlerin çoğunun bir daha böylesi bir seyahate çıkamayacaklarını düşündüğünü söyleyen Cormack, “Galiba bu tüm bir Bizantium'u bir arada görmek için son şansımız olacak” dedi.

Türkiye'den eser yok

Serginin diğer küratörü olan Atina'daki Benaki Müzesi ve Tesali Üniversitesi'nden Bizans Sanatı uzmanı Profesör Mariya Vasilaki, sergide pek çok değişik ülkeden eserler bulunacağını söyledi. Bu ülkeler ise İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Ukrayna ve Rusya gibi geniş bir coğrafyaya yayılıyor. Ancak sergide Türkiye’den hiçbir eser yer almayacak. BBC Türkçe’nin sorularını yanıtlayan Profesör Mariya Vasilaki, sergide Türkiye’den de eserlerin yer alması için çok çaba gösterdiklerini söyledi. “Bunu yapmak için çok çalıştık. Öncelikle İstanbul'daki Arkeoloji Müzelerinin müdürü Dr. İsmail Karamut ile görüştük. Kendisi Londra'ya bizimle görüşmeye geldi. Biz de istediğimiz objelerin bir listesini kendisine verdik. Tüm resmi yazışmaları da yaptık. Sonra ise akademinin karşılaması çok zor olan büyük bir mali tablo ile karşılaştık. Örneğin bir yetkilinin bu eserlere eşlik etmesi ve sergi boyunca Londra'da kalması gerekiyordu. Bunun da Türk yasalarından kaynaklanan bir durum olduğunu söylediler. Bu 5 ay sürecek olan bir sergi. Bu da bütçeye eklemesi kolay olmayan bir şeydi."

Mariya Vasilaki, Türkiye'nin Londra ve Atina büyükelçileri ve Yunanistan'ın Ankara büyükelçisi ile temasa geçtiklerini ama bir sonuç alamadıklarını belirtti: "Artık zaman da daralmıştı ve Kraliyet Akademisi'nin de bir karar vermesi gerekiyordu. Sonunda maalesef, Türkiye'yi bu sergide yer alan ülkeler arasına ekleyemedik.”

Türkiye'den istenen eserler

Vasilaki hazırladıkları listede çoğunlukla İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde bulunan objelerin yer aldığını söyledi. Bu eserler arasında Aya Polyektus kilisesinden bir dizi mermer ikona, Aya Eudokia'nın mermer ikonası, Sarıgüzel Lahidi gibi parçalar da vardı. Maria Vasilaki ve arkadaşları, bu listeye İstanbul Arkeoloji Müzesi'nden toplam 18, Antalya Müzesinden ise bir eseri, 6. yüzyıla ait bir tütsülüğü eklemişler. Ancak Türkiye'den hiçbir eser (son anda bir değişiklik olmazsa) Londra'daki Bizans Sergisi'nde "finansal nedenlerle" yer almayacak. Aslında sergiye Yunanistan merkezli 3 büyük vakıf sponsor olmuş durumda.

"Biz onaylamıştık"

Vasilaki'nin görüştüğünü söylediği İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü İsmail Karamut ise BBC Türkçe’ye yaptığı açıklamada bu görüşme sürecini doğruladı. Karamut, Londra’da Kraliyet Akademisi yetkilileri ile görüştüklerini ve istenen eserlerin yaklaşık yarısının sergiye katılması için Ankara’ya olumlu görüş bildirdiklerini söyledi. Karamut, bundan sonraki aşamalardan ise haberi olmadığını belirtti. İsmail Karamut, bu tür sergilerde tüm masrafların, sergiyi düzenleyenler tarafından ödendiğini söyledi.
TÜRKİYE'DEN İSTENENLER
İstanbul Arkeoloji Müzesi
Kalenderhane Camii'nden Tapınak sunuşu mozayiği
"Stuma" ayin tabağı, 37 cm çapında
Aya Eudokia tasvirli mermer ikona
Sarıgüzel Lahidi
Fransisken papazlar tasvirli fresk parçası, Kalenderhane Camii, 13. yüzyıl ortası
İmparator Arkadyus'un mermer büstü
Bakire Odegetria tasvirli mermer kabartma
Bir din adamı ya da filozofun büstü
Bir Evanjelistin büstü
Bir lahit parçası, Kudüs'ün Girişi
(Aya Polyektus Kilisesi) Tavuskuşu biçiminde duvar oyması, 6. yüzyıl (Üç adet)
(Aya Polyektus Kilisesi) İsa büstlü mermer ikona
(Aya Polyektus Kilisesi) Meryem ve İsa büstlü mermer ikona, 6. yüzyıl
(Aya Polyektus Kilisesi) Bir havarinin büstü, mermer ikona, 6. yüzyıl (Üç adet)
Antalya Arkeoloji Müzesi
Altıncı yüzyıl buhurdanlık
Sergide yer alacak eserler

Londra'daki Bizantium sergisi, MS 330 yılında Roma İmparatoru Konstantin'in Konstantinopolis'i kurması ile başlayacak, 1453'te Osmanlı Sultanı 2. Mehmet'in şehri alması ile son bulacak. Sergide aralarında ikonalar, müstakil duvar resimleri, mikro mozaikler, fildişi ve mineli eşyalar ile altın ve gümüş işçiliğinin örneklerinin de yer aldığı yaklaşık 300 obje yer alacak. Bazı parçalar ise bu sergide ilk kez halkın önüne çıkacak. Bizantium 330-1453 sergisinde New York Metropolitan müzesinden ödünç alınan ve MS 500-550 yıllarına ait Antakya Kadehi de yer alacak. 1911 yılında bulunan el yapımı ve gümüş işli bu eserin önceleri, kutsal kase yani İsa'nın son akşam yemeğinde kullandığı kap olduğu düşünülüyordu.

Venedik'teki San Marco hazinesinden Londra Kraliyet Akademisi'ne ödünç verilen eserler arasında ise 10 veya 11. yüzyıla ait çok ince işlemeli Patrikler Kadehi de yer alıyor. Sergide öne çıkacak eserler arasında Yunanistan'ın Kastorya kentindeki Bizans müzesinden ödünç alınan 12. yüzyıla ait iki taraflı bir madalyon şeklindeki Bakire Meryem ve İsa ikonası ile Kederli Adam ikonası da var. Ayrıca Fransa'nın Troyes kentindeki katedralden, üzerinde av sahneleri ve ata binmiş insan tasvirleri olan, imparatorluğun 10. veya 11. yüzyılına ait fildişi mücevher kutusu ve Paris'teki Ulusal Kütüphane'den ödünç alınan 1100-1150 yıllarına ait el yazması keşiş vaazları da sergide yer alan eserler arasında.

Serginin başlangıcı

Londra'daki Kraliyet Akademisi'nde 25 Ekim'de başlayacak olan Bizans Sergisi, beş ay sürecek ve Mart 2009'a kadar devam edecek. Bu, İngiltere'de Bizans sanatına dair son 50 yıldır düzenlenen ilk büyük sergi olacak. Sergiye katılacak eserlerden bazılarını, aşağıdaki linki tıklayarak görebilirsiniz.

13:05 Posted in 10-TARİH | Permalink | Comments (0) | Email this

05/07/2008

LİDER OLMAK İÇİN KRİTERLER...

62ad465afde3e2a53235dddeabc2b926.jpg
***Ben diktatör değilim. Benim kuvvetim olduğunu söylüyorlar. Evet bu doğrudur. Benim isteyip de yapamayacağım bir şey yoktur. Çünkü ben zoraki ve insafsızca hareket etmesini bilmem. Ben kalpleri kırarak değil kazanarak hükmetmek isterim.

Mustafa Kemal ATATÜRK

***Her kim olursa olsun insanlara değer vermeli ve mütevazi olmalıdır... Millete efendilik yoktur. Ona hizmet etmek vardır. Bu millete hizmet eden onun efendisi olur.

Mustafa Kemal ATATÜRK

***Bu ulusu ben değil içimizdeki ruh, damarımızdaki kan kurtarmıştır.

Mustafa Kemal ATATÜRK

***Önde yürüyen değil, yol gösteren olmalıdır. Sizler, yani yeni Türkiye'nin genç evlatları ! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz... Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

Mustafa Kemal ATATÜRK

***Lider dediğin: Yeri geldi mi sıradan bir asker; yeri geldi mi Başkomutan olmalıdır... Memleketin ellide biri değil, her tarafı tahrip edilse, her tarafı ateşler içinde bırakılsa, biz bu toprakların üstünde bir tepeye çıkacağız ve oradan savunma ile meşgul olacağız.

Mustafa Kemal ATATÜRK

***Lider dediğin: Fedakar olmalıdır. Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere, Türk Milletine canımı vereceğim.

Mustafa Kemal ATATÜRK

***Lider dediğin: İlkelerine ve sözlerine bağlı olmalıdır. Ben toprak büyütme meraklısı değilim. Barış bozma alışkanlığım yoktur. Ancak sözleşmeye dayanan hakkimizin isteyicisiyim.. Onu almazsam edemem. Büyük meclisin kürsüsünden milletime söz verdim. Hatay'ı alacağım. Milletim benim dediğime inanır. Sözümü yerine getirmezsem milletimin huzuruna çıkamam. Yerimde kalamam. Ben şimdiye kadar yenilmedim, yenilmem. Yenilirsem bir dakika yaşayamam.

Mustafa Kemal ATATÜRK

***Lider dediğin: Güvenilir ve samimi olmalıdır.Kalbinde ne varsa dilinden de o dökülmelidir. Ben düşündüklerimi, sevdiklerime olduğu gibi söylerim.Aynı zamanda lüzumlu olmayan bir sözü kalbimde taşımak iktidarında olmayan bir adamım. Çünkü ben bir halk adamıyım. Ben düşündüklerimi daima halkın huzurunda söylemeliyim. Yanlışım varsa, halk beni tekzip eder. Fakat şimdiye kadar bu açık konuşmada halkın beni tekzip ettiğini görmedim.

Mustafa Kemal ATATÜRK

***Lider dediğin: Konuşmayı ve dinlemeyi bilmelidir. Lider dediğin Sorumluluk almayı bilmeli. Mesuliyet yükü her şeyden, ölümden de ağırdır.

Mustafa Kemal ATATÜRK

***Astlarına ve dostlarına sonuna kadar güvenmeli. Benim için ordumuzun kıymetini ifadede ölçü şudur: Türk ordusunun bir kıtası muadilinin behemehal mağlup eder, iki mislini durdurur ve tespit eder.

Mustafa Kemal ATATÜRK

***Lider dediğin: Hedefleri gibi Zafer zafer benimdir diyebilenin, muvaffakiyet, muvaffak olacağım diye başlayanın ve muvaffak oldum diyebilenindir.

Mustafa Kemal ATATÜRK

***Lider dediğin: Kavgaları gibi Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Benim sizden istediğim şey, yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman da, durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni takip etmektir.

Mustafa Kemal ATATÜRK

***Lider dediğin: Sevdaları gibi Biz hayat ve istiklal isteyen bir milletiz. Ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı yok etmeyi göze alırız.

Mustafa Kemal ATATÜRK

***Büyüklük odur ki: Kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın. Memleket için gerçek ülkü ne ise onu görecek ve o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, seni yoldan çevirmeye çalışacaktır. İşte sen burada direneceksin. Önünde sonsuz engeller yığılacaktır. Kendini büyük değil, küçük, araçsız hiç telakki edecek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri asacak, ondan sonra sana büyüksün derlerse bunu diyenlere güleceksin.

Mustafa Kemal ATATÜRK

***Beni görmek demek;ille de yüzümü görmek değildir. Benim düşüncelerimi,benim duygularımı anlıyorsanız bu yeter.

Mustafa Kemal ATATÜRK

11:10 Posted in 10-TARİH | Permalink | Comments (0) | Email this

26/06/2008

İKİ ATIN POPOSUNDAN NE ÇIKAR ?

0afa5da72832a2ff52a3b5eccab60b39.jpg
ABD'nin uzaya gönderdiği uzay mekiğinin yakıt tanklarının genişliği 4 feet, 8,5 inçtir. (yaklaşık 1,5 m.) Uzay mühendisleri bu tankları genişletmek istemişler, ancak başaramamışlardır. Çünkü bu tanklar fırlatma rampasına trenle gönderilmek zorundadır. Ve söz konusu tren yolu tünellerden geçmektedir. Tünellerin genişliği ise tren raylarının arasındaki genişlik olan 4 feet 8,5 inçten biraz fazladır.

Neden 4 feet, 8,5 inç? Çünkü vaktiyle tren rayları İngiltere'de böyle yapılmıştırve ABD demiryolları İngiliz göçmenler tarafından inşa edilmiştir. Peki neden İngilizler bu genişliği kullanmışlar? Çünkü ilk tren raylarını yapanlar eski tramvay yolu yapımcılarıdır ve tramvay yolunun genişliği tam olarak budur.

Tramvay rayları neden daha geniş değildir? Çünkü bu ölçü vaktiyle at arabalarını yaparken kullanılan genişliktir.

* * *
Soru: At arabalarındaki tekerlekler arasında neden bu ölçü dikkate alınmış? Çünkü çok eskiden beri İngiliz topraklarından gelip geçen araçlar bu ölçüyü ortaya çıkarmıştır. Arabalar için başka bir ölçü kullanıldığında tekerlekler engebeli arazi üzerinde kalmakta ve kısa sürede bozulmaktadır.

Bu eski yol izleri nasıl ortaya çıkmış? Derseniz... İngiltere'deki ilk uzun mesafeli yollar Roma İmparatorluğu tarafından kendi savaşçıları için açılmıştır.

* * *
Peki, Romalıların yol izleri neden bu ölçüdeymiş?

Çünkü Roma İmparatorluğu'nun ilk savaşçılarının arabaları yan yana getirilmiş iki atın çektiği araçlardır. Ve iki atın poposunun genişliği 4 feet, 8,5 inçtir.

Sonuç olarak dünyadaki en gelişmiş ulaşım sisteminin füzelerinin dizaynı ikibin yıl önce yan yana getirilen iki atın popo genişliği ile belirlenmiştir.

Bu kuralı değiştirmek ise Ay'a giden, Mars'a gitme ve uzaya açılma planları yapan Amerikalı uzay aracı mühendislerinin bile harcı değildir.

15:11 Posted in 10-TARİH | Permalink | Comments (0) | Email this

18/06/2008

'SOYKIRIM' DENİLEN DÖNEMDE BAKANLAR BİLE ERMENİYDİ

c6ef0c90427801dd5b963910c58bc8ad.jpg
TURKISHNY.COM

Ankara Üniversitesi Emekli Prof. Dr. Ataöv Yahudi Katliamı ve Türkiye’nin Ermeni Olayı Hakkında Konuşma Yaptı. 9 Haziran 2008/ Washington DC- Türk Amerikan Derneği ve Washington DC Amerikan Türk Derneği (ATD-DC) “Yahudi Katliamı ve Ermeni-Türk İlişkileri” ni Türk Etkinlik Saatine ünlü emekli Profesör ile ev sahipliği yaptı. Seçilmiş Başkan Günay Evinch yayınladığı yüz kırkın üzerinde kitapla dikkatleri üzerine çeken Profesör Ataov’u takdim etti. Türk Amerikan Topluluğundan, medya ve diplomatik çevrelerden 50’nin üzerinde konuk katıldı. Profesör Ataov Yahudilere karşı haçlı seferleri ve engizisyon mahkemelerine kadar uzanan nefretin sonucu olan katliamı ifade ettiği Yahudi karşıtlığının Batı kökleri hakkında konuşma yaptı. Haçlı seferlerinin Kutsal Topraklarda yol üstünde bulunan Yahudi Köylerinin kıyımı için hazırlandığına dikkatleri çekti. Almanya’da her kesimden Yahudilere nüfuz edilen Yahudi karşıtlığı bütün yüksek pozisyonlardan alındı ve yabancılaştırıldı.
Batı Roma’dan Bizans İmparatorluğu kadar, Ermenilere Anadolu’dan Balkanlara doğru para ödendiğini ifade etti. Kiliseleri değerini kaybetti. 1071 de Malazgirt savaşında Türkler Bizanslıları mağlup ettiğinde, Bizanslılar tarafından sürekli zulmedilen Ermeniler birleşerek Türkleri içtenlikle karşıladılar. 1461 de ilk defa Türkler Ermeni Gregoryen Kilisesini tanıdı. Bu, Ermeni Patrikhanesinin Osmanlı Ermenilerini yönetmesine izin verdi.

Ataov modern Türk-Ermeni tarihi hakkında konuştu. Birinci Dünya Savasında İnsan hakları ve medeniyeti adı altında Batının emperyalizmin getirdiği menfaatlerden yararlanmak için savaştığını ifade etti. Bu olay Osmanlının mozaik kültürünü oluşturan sayısız etnik ve dinsel grupların Osmanlı hükümetinden ayrılıp kendi küçük devletlerini kurmasına teşvik etti. Rusya, Fransa ve İngiltere’nin çıkarlarına kurban oldu.

Ataov açıklamasında “ Ama! Hatta 100,000 den daha az olmayan Osmanlı Ermenilerinin Osmanlı Devletine karşı silahlandığı, 1914–15 Ermeni İsyanlarının arttığı dönemde, Osmanlı Dış İşleri Bakanı Ermeniydi, Avrupa bulunan birçok Osmanlı Büyükelçisi Ermeniydi, üç Osmanlı devlet bakanı Ermeniydi ve Ermeni mirasına sahip düzinelerce askeri vali vardı” dedi.

Ataov “ Daha Yahudiler Almanlara karşı silahlanmamışken, Ermeniler Osmanlı sivil halkına saldırdı, Osmanlı askeri lojistik desteğini yok etti, Rus katliamına destek Verdi ve 1915 Mart’ında Van kuşatıldığında, Ermeni olmayan en az 50.000 kişiyi kılıçtan geçirdi ve Ruslara şehri teslim etti.” diye devam etti.

Ataov Yahudilerin nefrete dayalı sistemli bir yok edişin kurbanları olduğu ifade etti. Ermenilere bakıldığında, Rus savaş sınırında bulunanların bir güvenlik önlemi olarak Mayıs- Kasım 1915 tarihinde yerleri değiştirildi. Ataov Albay Edward Erikson’ın meşru bir güvenlik tehdidi oluşturan Ermeni İsyanına değindiği yeni çalışması “1915 Ermeniler ve Osmanlı Askeri Politikası” okuyucularına atıfta bulundu.

Başkan adayı, Erikson’a göre Osmanlı Ermeni tehcirinin politik bir tedbir değil de askeri bir tedbir olduğunu ekledi.

14:26 Posted in 10-TARİH | Permalink | Comments (0) | Email this

13/06/2008

O kadar mutluyum ki, utanıyorum !

e2effaa187487de56e95907950d7ec11.jpeg
“O kadar mutluyum ki, utanıyorum.”
Voltaire

Fransız düşünürü Voltaire (1694-1778), 41 yaşında bir arkadaşına yazdığı mektupta hastalandığından şikâyet etti ve 'Birkaç yıllık ömrüm kaldı' dedi. Voltaire, bu mektubu bitirdikten 43 yıl sonra öldü. Voltaire'in uzun ömrünün sırrı ne olabilir? Uzun yıllar düşünür için sekreter ve uşak karışımı bir şey olan Sebastien Longcahmps, Voltaire'in hep 'İnsanın sağlığı tamamen kendi ellerindedir' dediğini yazdı. 'Bunun üç temel ayağı var derdi: ayıklık, her şeyde ölçülü olmak ve hafif egzersiz yapmak. Kaza dışında, insanın başına gelen bütün hastalıklarda bizi sağlıklı halimize iade etmeye uğraşan doğaya yardımcı olmak yeter. İnsan aşağı yukarı her zaman diyetinde sıkı olmalı, uygun ve sürekli sıvı almalı ve hep basit şeyler yemelidir. Yanında bulunduğum süre içinde onu hep bunları yapar gördüm.'
Uzun ömrün sırrı; Bunlar büyük bir sır değil aslında. Her şeyde ölçülü olmak aklı başında her insanın uyguladığı bir prensiptir. Bence Voltaire'in uzun ömrünün sırrı vücudunda değil kişiliğindedir.

Voltaire uzun yaşadı, çünkü mutluydu. Öğrenmeye meraklıydı ve müthiş zengin olmasına rağmen, bir dakikasını boşa harcamadı. Ölmeye vakti yoktu. Binlerce mektup, yüzlerce sahne oyunu, kitap, makale yazdı. Saray yavrusu evinde her zaman misafir vardı. 'Ben Avrupa'nın hancı başıyım' dedirtecek kadar. Adaletsizliğe hiç tahammülü yoktu. İlkel Fransız yargısının hışmına uğramış insanları kurtarmak için, tek başına, tarihe geçmiş kampanyalar yürüttü. İnsanların hakları olmayan bir dönemde insan hakları için mücadele etti. Kiliseyle ve bağnaz rahiplerle yaşam boyu dalga geçti. Ölüm döşeğinde papazlar onu pişmanlık getirmeye, şeytanı lanetlemeye davet ettiklerinde 'Şimdi yeni bir düşman kazanmanın zamanı değil' dedi. Bence, Voltaire'in en büyük özelliği yaşamdan zevk almasıydı.'O kadar mutluyum ki utanıyorum' diye itiraf etti bir arkadaşına... 'Ben neredeysem dünya cenneti oradadır' dedi. Son bir şey daha var, onu unutmayayım: Hiç evlenmedi :)

08:09 Posted in 10-TARİH | Permalink | Comments (0) | Email this

12/06/2008

CUMHURİYET'İN SAVCILAR...

520f2bd572716b480779f9b4bc22143f.gif
Lozan'da doktora yaptıktan sonra Atatürk tarafından 'Hukuk Reformu yapmakla' görevlendirilen Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, savcılar için 'Cumhuriyet Savcısı' unvanının isim babasıdır. Ata'nın huzurunda 'Hukuk Reformu' için fikir fırtınası yapılırken, Bozkurt çok tepki alır ve sıkıştırılır:

'Neden sadece savcılara Cumhuriyet Savcısı denilir?
Cumhuriyet Başbakanı,
Cumhuriyet Bakanı,
Cumhuriyet Müsteşarı,
Cumhuriyet Valisi,
Cumhuriyet Büyükelçisi
olmuyor da, Neden Cumhuriyet Savcısı? Savcılara neden bu imtiyaz?

Atatürk, Bozkurt'a 'Ne diyorsun?' diye sorar. Bozkurt'un cevabı çok net olur:

'Çünkü öyle zaman olur ki, cumhuriyeti korumak için başbakandan, bakandan, müsteşardan, validen, büyükelçiden bile hesap sormak gerekebilir. İşte o hesabı soracak olan Cumhuriyet Savcısı'dır.'

Atatürk, gülümseyerek hoşnut kaldığını belli eder. 'Devam et Bozkurt' der.

Cumhuriyet Savcısının bu cumhuriyeti korumak ve kollamak yetkisi hukuk reformuna ve Atatürk'ün yorumuna kadar uzanır.

11:00 Posted in 10-TARİH | Permalink | Comments (0) | Email this

09/06/2008

Nazi dönemi mağdurlarından Almanya’ya tazminat talebi

24b4f97ed05180d6ad80d1b54c6c7b22.jpg
Jörg Seisselberg / Roma

Nazi döneminde zorla çalıştırılan İtalyan esirler, yargı yoluyla geçmişten hesap soruyor. İtalya Yargıtayı, 50 İtalyan işçinin tazminat talebini haklı buldu. Almanya karar karşısında şaşkın. Almanya ile İtalya arasında oluşan hukuki açmazın kökeni İkinci Dünya Savaşı'na uzanıyor. İtalyan Hükümeti'nin 1943 yılında Almanya ile ateşkes imzalamasının ardından, Alman birlikleri 600.000 İtalyan askerini esir aldı. Bu askerlerin büyük bir kısmı, zorla çalıştırılmak üzere Almanya'ya sürüldü. İşte bu askerlerden hayatta kalanlar, bugün mahkemelerde haklarını arıyor. Ancak Alman hukukuna göre, askerler 'savaş esiri' sayıldığından, tazminat talep etme hakkından yoksun.
Zorla sürülme insanlığa karşı suç

İtalyan Yargıtayı, ''Zorla sürülmenin insanlığa karşı bir suç'' olduğundan hareketle gerekçelendirdiği kararda, Nazi döneminde fabrikalarda zorla çalıştırılan 50 İtalyanın ve Nazi dönemi kurbanı olan Yunan kökenli İtalyan vatandaşlarının, tazminat taleplerini haklı buldu. Yüksek Mahkeme kararında, Almanya'nın, İtalyan sivil yargısının kararı karşısında 'devlet egemenliğinin mutlak dokunulmazlığı' ilkesini geçerli kılamayacağını da belirtti. Devletler hukukunun bu ilkesine göre, devletler kendi egemenlikleri içinde icraatta bulundukları sürece, başka devletlerin vatandaşları tarafından dava edilemiyorlar. İtalyan Yargıtayı kararında, bu ilkenin savaş suçları için geçerli olmadığının altını çizdi.

Tazminat talebi artabilir

Bu kararın ardından Nazi döneminde insanlık dışı muameleye maruz kalmış binlerce mağdurun, Almanya'dan tazminat talebinde bulunması bekleniyor. Tazminatlara karşılık olarak, Almanya'nın İtalya'da bulunan mülklerine el konulması da gündemde. Nazi dönemi mağdurlarından Yunan kökenli bir İtalyan vatandaşı, Alman Kültür Merkezi Villa Vigoni'nin tazminata karşılık olarak kendisine verilmesini istedi. Goethe Enstitüleri de aynı kaderi paylaşabilir, zira yalnızca Büyükelçilikler ve Konsolosluklar hukuksal olarak bu uygulamanın dışında tutulabiliyor.

Almanya Uluslararası Adalet Divanı'na gidebilir

Almanya Hükümeti karar karşısında şaşkın. Muhalefetteki Sol Parti'nin İç İşler Uzmanı Ulla Jelpke ise, hükümetin bir an önce tavrını değiştirerek, zorla çalıştırılan işçilere tazminat ödenebilmesi için kaynak ayırmasını talep etti.
Almanya Zorla Çalıştırılan İçiler Vakfı'ndan Manfred Gentz ise, kararın bağlayıcı olmadığı kanısında. Almanya için bir hukuki çıkış yolu ise, davayı Lahey Uluslararası Adalet Divanı'na götürmek. Ancak, bunun diplomatik ilişkileri olumsuz etkileyebileceği görüşü yaygın.

10:41 Posted in 10-TARİH | Permalink | Comments (0) | Email this

10/05/2008

SSCB sonrası ilk tanklı geçit

02985306d96800ccdeeef4871b10b78e.jpg
Moskova'da tanklar ve kıtalararası roket atarlar, SSCB'nin çöküşünden bu yana ilk kez bir geçit töreninde yer aldı. Kızıl Meydan'da tanklar ve roket atarlar ardarda yürüdüler. Rusya yönetimi her yıl kutlanan Zafer Günü için düzenlenen geçitte komünist dönemin gelenekleri arasında yer alan askeri güç gösterisini canlandırma kararı aldı. Roket atarlar ve tanklarla yapılan geçit Moskova'daki Kızıl Meydan'da Sovyetler Birliği'nin 17 yıl önce çökmesinden bu yana ilk kez düzenlendi. Bu yıl Komünist dönemdeki bu geleneği canlandırmaya karar veren Rusya Federasyonu'nun yeni başkanı Dimitri Medvedev de Kızıl Meydan'daki törenlerde yer aldı.
Medvedev, "Rus ordu ve donanmalarının giderek güçlendiğini, bu gücün gerisinde ise Rus ordusunun şanlı tarihinin yattığını" söyledi. Kremlin, Nazi Almanyası'nın 1945 yılında Rusya karşısındaki yenilgisini kutlama amaçlı Zafer Günü'nde yapılan geçit töreninin kimseye yönelik bir tehdit anlamına gelmediğini vurguluyor.

'Kılıç şakırtısı değil'

Dimitri Medvedev'in selefi Vladimir Putin, bu yılki Zafer Günü kutlamalarında ağır silahların sergileniyor olmasının "kılıç şakırtısı" yani savaş tehdidi anlamına gelmediğini, sadece "artan savunma kapasitelerinin gözler önüne serilmesi" olduğunu söylemişti. Ancak gözlemciler hükümetin, Rusya'nın ciddi bir askeri güç olduğunu göstermek istediği yorumunu yaptı. BBC Moskova muhabiri, Moskova'nın bu yılki gösterilerinde yer alan sembolizmin anlamının, 'bu ülkenin kendi içinde yer alan dostları veya eski dış düşmanlarınca' çözülemeyeceğini söylüyor. Bu arada Kızıl Meydan'daki parke taşları, tankların ve diğer ağır silahların geçişi öncesinde yenilenip güçlendirildi.
Televizyon kanalları da geçit töreninde yürüyüş yapan askerleri ve göğüsleri madalyalarla dolu savaş gazilerini gösterdi.

Ordu içindeki şiddet

Rusya, yakınlarda yine benzer bir askeri güç gösterisinde bulunarak Sovyet döneminin efsaneleri arasında yer alan Tupolev Tu-95 tipi bombardıman uçaklarının uzun menzilli uçuşlarını yeniden başlatmıştı. Bazı uzmanlar tüm bu güç gösterilerine rağmen, Rus ordu ve donanmalarının parasızlık, eğitim yetersizliği ve moral azlığı gibi sıkıntıları olduğunu söyledi. BBC muhabiri, Rus ordusuna yeni giren askerlerin de acımasız bir şiddetle karşılaşabildiklerini söylüyor. Geçen yıl 450 acemi asker dayak veya intihar sonucu ölmüştü.

10:25 Posted in 10-TARİH | Permalink | Comments (0) | Email this

01/05/2008

1 MAYIS 1977

UNUTMAYALIM !

09:50 Posted in 10-TARİH | Permalink | Comments (0) | Email this

15/03/2008

Marks'ın fikirleri güncelliğini koruyor

55e63a2c6d40668dd146b6c1cabe7393.jpg
Marks, Sol Parti'nin yükselişiyle Almanya'da yeniden gündemde. Almanya'da varsıl ile yoksul arasındaki uçurumun büyümesi ile Karl Marks'ın tezlerini yeniden popüler hale geldi. Sınıfsız bir toplum hayal eden Marks'ı ölümünün 125'nci yıldönümünde DW editörü Ayşe Tekin yazdı.

Karl Heinrich Marks, 5 Mayıs 1818'de Trier'de doğdu. Avukat olan babası, ailesinde ünlü hahamlar olmasına rağmen, politik baskılar sonucu protestanlığı tercih edince, ailenin tamamı din değiştirdi. 18 yaşında en iyi arkadaşının kızkardeşi Jenny von Westfalen ile nişanlanan ve Bonn'da hukuk okumaya başlayan Marks, Felsefe ve Tarih'e olan ilgisini keşfettikten sonra bu alanda yoğunlaştı. 1841 yılında felsefe doktorasını tamamladıktan iki yıl sonra nişanlısı ile evlendi. Marks ve Jenny'nin yedi çocuğu oldu. Jenny'nin ailesinin varsıllığına rağmen Marks ailesinin yaşamı yoksulluk içinde geçti. Bu noktada aynı zamanda düşünce arkadaşı olan Friedrich Engels'ten destek aldı.

Politik çalışmaları

Almanya'nın Chemnitz kentindeki Karl Marx heykeli. 1971 yılında Lew Kerbel tarafından yapılan heykel 7,10 metre boyunda ve dünyanın en büyük "portre heykeli" konumunda
Paris ve Brüksel'deki politik çalışmaları nedeniyle takibata uğrayan Karl Marks sonunda ailesi ile birlikte Londra'ya yerleşti ve hayatının sonuna kadar orada kaldı. 1848 yılında yayınladığı Komünist Manifesto, dünyanın en tanınmış ama aynı zamanda en yasaklı kitabı oldu. Politik ekonomiye ilgisi sonucu başladığı kapitalizm analizinin ilk kitabı Kapital'i 1867'de yayınladı. 1869 yılında bugünkü Alman hükümetine ortak olan Sosyal Demokrat Parti'nin öncülü Sosyal Demokrat İşçi Partisi'ni kurdu. Karl Marks'ın hayal ettiği sosyalist rejim, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya'nın doğusunda da uygulanmaya çalışıldı. 40 yıl süren deneme Marks'ın öngördüğü sınıfsız ve devletsiz topluma ulaşamadı.

Marks'ın güncelliği

Almanya'daki Sol Parti'nin eski Demokratik Almanya deneyimini de iyi bilen Başkanı Lothar Bisky, Marks'ın tezlerinin bazıları ile alay edilse bazıları unutulsa da hala geçerliliğini koruduğu görüşünde. Kapitalizm analizinin 19. ve 20. yüzyıl için çok önemli olduğunu söyleyen Bisky, Marks'ın devlete karşı olduğunu, ancak onun tezlerini uygulamaya çalışanların devleti sorgulamadığını hatırlatıyor.

Marks'ın tezleri akademik alanda hala ele alınıyor, ama pratikteki önemi tartışmalı. Kapitalist sistemin işleyişinin temelini oluşturan emek-değer teorisini en iyi açıklayan olması, bu sisteme alternatif yaratılması için yeterli olmadı. Herşeyden önce Marks'ın önerilerini pratiğe geçirmek isteyen, Stalin gibi politikacıların hataları, onun tezlerinin de değer yitirmesine yol açtı. Alman Liberal Partisi Başkanı Guido Westerwelle, Marks'ın tezlerinin denendiği her yerde felaketle sonuçlandığını söylüyor ve döneminin önemli filozoflarından biri olsa da Marks'ın teorisinin bugün için geçerli olmadığı görüşünü savunuyor. Buna rağmen Karls Marks hala en önemli Alman filozofları arasında sayılıyor.

Tekin, Ayse

10:48 Posted in 10-TARİH | Permalink | Comments (0) | Email this