13/08/2008
'İklim değil, insan kurbanı'

Bilim adamlarına göre o dönemde iklimde çok büyük değişiklikler olmuyordu. Bilim adamları yıllardır son Buzul Çağı'nın son döneminde çok sayıda canlı türünün yok olmasının nedenlerini tartışıyor. En hararetle tartışılan konulardan biri de, Avustralya'da "megafauna" diye adlandırılan ve boyu üç metreyi bulabilen dev kanguru ve keseli aslan gibi canlılara ne olduğuydu. Bilim adamları şimdi bu canlıların kaderinin, çevre koşullarından çok insanlarca belirlendiğine dair Tazmanya'da güçlü kanıtlar bulduklarını belirtiyorlar.
İnsanların Tazmanya'ya 43 bin yıl önce, Avustralya'dan adaya geçici bir kara köprüsü oluştuğunda geldikleri biliniyor. Bugüne dek megafaunaların soyunun bu dönemden önce tükendiğine inanılıyordu. Ancak adadaki fosiller üzerinde son radyokarbon teknikleriyle yapılan incelemeler, dev türlerden bazılarının 2 bin yıl daha yaşadığını ortaya koydu. Bu dönemde Tazmanya'da büyük iklim değişimleri yaşanmadığını saptayan bilim adamları, bu türlerin insanların avlanma alışkanlıkları yüzünden yok olduğu sonucuna vardı.
ABD'de yayımlanan bilim dergisi Proceedings of the National Academy'de yer alan makaleye göre araştırmacılar bu durumun Tazmanya'ya özgü olmadığına, dünya çapında pek çok adada tekrarlandığına inanıyor. Makalenin yazarlarından Exeter Üniversitesi Profesörü Chris Turney, Charles Darwin'in çalışmalarından 150 yıl sonra, türlerin soyunun yok olmasının sebebinin iklim değişimi olduğu tezine büyük bir darbe vurduklarını söyledi. Turney "Atalarımızın bu türlerin yok olmasında bu kadar büyük bir rol oynamış olmaları çok üzücü" diye konuştu ve ekledi: "Daha da üzücü olan, bu eğilimin bugün de devam etmesi."
10:14 Posted in 09-ARKEOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this
11/08/2008
İstanbul'un Altındaki Gizemli Hazine

Çemberlitaş'ın restorasyon projesinin 1. kademesini yürüten Akpınar Mimarlık'ın Yönetim Kurulu Başkanı Abdülkadir Akpınar, yaptığı açıklamada, Çemberlitaş'ın altında 11x11 metre ebadında ve 2,5 metre yüksekliğinde muhteşem bir blok ve porfir bir kaide bulunduğunu belirterek, ''Kutsal emanetler onun içinde küçük bir alan içerisinde oyulmuş yerde'' dedi.
Akpınar, beraberindeki ekiple Çemberlitaş üzerinde 2001 yılından başlayarak 1,5 yıl süren bir çalışma gerçekleştirdiklerini, yapı üzerinde tipoloji ile tarihsel çalışmaların da yapıldığını, anıtın yapıldığı tarihteki sosyolojik değerlerin araştırıldığını bildirdi.
Restorasyon projesi hazırlanırken dünyanın her tarafındaki onlarca yayını gözden geçirdiklerini, Bizans tarihiyle ilgili ulaşabildikleri tüm kaynakları incelediklerini ifade eden Akpınar, ''Çemberlitaş, geçmişteki Zeus ve onlarca tanrıya tapınan Pagan Roma'nın yıkılması ve tek tanrılı, kitabi inanca sahip yeni Roma'nın kurulmasının ilk kutsal simgesidir diyebiliriz'' dedi.
ODANIN YERİ
Akpınar, Bizans İmparatoru Konstantin tarafından taşın, Tanrı'nın birliğini simgelemek üzere dikildiği yolunda bilgiler olduğunu belirterek, şunları anlattı:
''Tarihçilere göre, Konstantin M.S. 324 yılında annesi Helen'i Kudüs'e gönderir ve Kudüs'te Hz. İsa'nın olduğuna inanılan mezarı açtırır. Mezardaki kutsal toprak, orijinal haç parçaları, kutsal çiviler, kaymak taşından yapılan kutsal kase, kutsal ekmek kırıntıları ile Hz. Musa'ya ait kutsal taş, Hz. Lut'a ait olduğuna inanılan asa, Hz. Nuh'un baltası ve Hz. Süleyman'a ait olduğuna inanılan som altından 7 kollu şamdan gibi kutsal emanetler İstanbul'a getirilir. Bu olayı çok açık ve belli bir şekilde tarihi belgelerde görmekteyiz. M.S. 325 yılında da imparator Konstantin Roma'yı alır ve Roma'daki Pagan Roma imparatorluğuna son verir. Roma'daki Apollon tapınağını yıktırır ve oradan getirdiği taşları Çemberlitaş'ın yapımında kullanır. Yaklaşık 11x11 metre ebadında ve 2,5 metre yüksekliğinde 4 parçadan oluşan bir ana kaide oluşturulur. Bu ana kaidenin içerisinde 1x2 metre ebadında küçük bir hücre oluşturulur. Kutsal emanetlerin bu hücre içerisine bizzat İmparator Konstantin'in annesi Helen tarafından yerleştirildiği M.S. 340-400'lü yıllarda yazılan belgelerde de ifade edilmektedir.''
''Kutsal emanetlerin orada bulunduğu konusunda benim hiçbir şüphem yok'' diyen Akpınar, kutsal emanetlerin 11x11 metre ebadında ve 2,5 m. yüksekliğinde porfir bir blok kaidenin içerisine oyulan küçük bir alan içinde olduğunu, bu kaidenin üzerinde 8x8 metre ebadında ve yine yaklaşık 2,5 metre yüksekliğinde bir kaide daha olduğunu, bunların üzerinde de 6 metre yüksekliğinde 4x4 metre ebadında sütunun kaidesinin yer aldığını bildirdi.
ÇEMBERLİTAŞ'IN ÖZELLİĞİ
Abdülkadir Akpınar, kaidenin üzerinde her biri yaklaşık 3 ton ağırlığında ve 3 metre çapında, bileziklerle birbirine oturtulmuş, 9 adet sütun olduğunu vurgulayarak, ''Kurşunla birbirine bağlanmış tam terazisinde bir yapı. Her biri 100 ton ağırlığında birbirleri üzerine en ufak bir kırılma olmadan yerleştirilmiş. Piramitlerdeki sır gibi muhteşem bir işçilik'' diye konuştu.
Apollon tapınağından getirilen taşların hikayesinin de orijinal olduğunu ifade eden Akpınar, ''Kızıl porfir olan bu taşlar, o zaman işlenmesi çok zor olduğu için 'kutsal taş' olarak kabul ediliyor. Granitin başka bir türü. Zeus'a inanan o zamanın kadınları, porfirden oluşan küçücük odalarda doğum yaparlarsa, tanrılar tarafından kutsandıklarına inanırlardı'' dedi.
Abdülkadir Akpınar, İstanbul'un fethinden sonra Çemberlitaş'ın ilk kez Yavuz Sultan Selim döneminde yenilendiğini, yapının spiral şekilde demirlerle çepeçevre kuşatıldığını, 1706 yılında ilk tahkimin yapıldığını anlatarak, yapının yeni kaidesindeki taşın yaklaşık 20 cm. içerisinde 7x7 cm kalınlığında dökme demir bileziklerle her 1,5 metrede bir kuşaklar atılarak güçlendirildiğini bildirdi.
ODAYA ULAŞMA GİRİŞİMLERİ
İstanbul'un 1918 yılında işgali sırasında da Vatikan'dan bir grup rahibin geldiğini ve kutsal emanetlere ulaşmak için Çemberlitaş'ın hemen yakınındaki Vezirhan'da bir oda kiralayarak tünel kazdıklarını kaydeden Akpınar, ''Yer altındaki ana kaideye kadar ulaşırlar. Tünelden çıkan toprağın şüphe uyandırması üzerine yakalanırlar ve sınır dışı edilirler. 1929 yılında Mustafa Kemal Atatürk, ne olduğunun tespiti için Avrupa ülkelerinden arkeologlar getirtir'' dedi.
Çıkarılan bu ilk zemin rölövesinde taşın altında muhteşem bir ana kaide, onun üzerinde ikinci ve üçüncü birer kaide olduğunun görüldüğünü dile getiren Akpınar, ''Kıyamet kopmadıkça, savaş hali olmadıkça veya böyle bir yıkım olmadıkça, o emanetlere ulaşmak asla söz konusu olamaz'' görüşünü savundu.
RESTORASYON ÇALIŞMALARI
Çemberlitaş'ta hiçbir tarihi esere ilişkin yapılmadığı kadar bir çalışma gerçekleştirildiğini dile getiren Akpınar, 3 metre çapındaki taşın bütün gövdesinin özel asetatlarla çevrilerek taşın bütün yüzeyindeki çatlakların, bozulmaların ve kırılmaların bire bir ölçekli bir çalışmayla çıkarıldığını, daha sonra üzerinde fiziki ve kimyevi anlamda diğer çalışmaların yapıldığını bildirdi.
Abdülkadir Akpınar, Çemberlitaş'ın çevresinde jeo-radarla çalışmalar yapıldığını ve söz konusu 1x2 metre ebadındaki hücrenin tespit edildiğini, deprem emniyeti için zemin tabakalarında incelemeler gerçekleştirildiğini, ayrıca tarihsel çalışmalarla Çemberlitaş'ın değerini ortaya koyan çalışmalar yapıldığını kaydetti.
13:35 Posted in 09-ARKEOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this
21/07/2008
Tunguska'nın sırrı çözüldü

Sibirya’nın Tunguska bölgesinde 100 yıl önce meydana gelen ve 1000 kilometrelik bir alanda hissedilen patlama ile ilgili yıllarca spekülasyonlar yapıldı. Bilim insanları nihayet patlamanın nedenini buldu. Takvim yaprakları 30 Haziran 1908’i, saatler 11:45’i gösterirken Asya’nın kuzeyi, Sibirya'nın uçsuz bucaksız toprakları olağanüstü bir patlamayla sarsıldı. Moskova’nın yaklaşık 3 bin kilometre doğusunda meydana gelen olay, onyıllarca aydınlatılamadı.
Göz kamaştıran patlama
Patlama yakınlarındaki Wanawara köyü sakinleri, olay anında dünyanın sonunun geldiğini düşündüler. Köylülerin gözlerini kamaştıran ışık huzmesini, evlerini temellerinden sarsan muazzam basınç dalgası izledi. Zürih Üniversitesi uzmanlarından Rainer Wieler, Tunguska olayı tanıklarının aktardıklarının önemine dikkat çekiyor. Wieler "En iyi tanık ifadeleri olay yerine 60 kilometre uzaklıktaki bir yerleşimden kaydedildi. Burada yaşayanlar, patlama anında yere savruldular. Bir çobanın ifadesine göre patlama bölgesi yakınlarındaki 400 başlık bir ren geyiği sürüsü olayda telef oldu. Bilindiği kadarıyla olayda insan kaybı yaşanmadı” diyor.
Bitki ve canlılar yokoldu
Tunguska olayında patlamanın basıncı yaklaşık 30 kilometrekare çapında bir alanda bitki örtüsü ve canlıları yok etti. Bölgeye ilk keşif heyeti Rus bilim adamı Leonid Alekseyeviç Kulik öncülüğünde, 1927 yılında gönderilebildi. Zürih Üniversitesi uzmanı Rainer Wieler, patlamanın merkezinde bir kratere ve meteor parçalarına rastlanmamış olmasının, olayla ilgili soru işaretlerini artırdığına işaret ediyor. Wieler, “Binlerce kilometrekarelik tahribatın kolayca izah edilememesi, bunun yanı sıra herhangi bir kraterin ya da dünya dışı materyalin tesbit edilememiş olması, olaydan kısa süre sonra ve hatta 60’lı ve 70’li yıllarda çeşitli spekülasyonların ortaya atılmasına neden oldu. Kara deliklerden söz edildi. Ufo olmalı dendi” diye konuşuyor.
Patlama sanat eserlerine de konu oldu
Tunguska olayı yalnızca spekülasyonlara değil sanat eserlerine de konu oldu. Bilim kurgu edebiyatının önemli yazarlarından, “Solaris”in yaratıcısı Stanislaw Lem, 1951 tarihli “Astronotlar” romanında Tunguska olayını işledi.
Oyun konsolları piyasasının önde gelen firmalarından Nintedo da olayın 100’ncü yılında “Gizli Dosya: Tunguska” oyununu çıkardı.
Patlamanın nedeni
Uzman Rainer Wieler, olayla ilgili son 100 yıl içinde elde edilen belge ve verilerin bilgisayar ortamında biraraya getirildiğini ve süper bilgisayarlar aracılığıyla yeniden canlandırıldığını söylüyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Gelişen teknoloji Tunguska olayına açıklık getiriyor. Buna göre, dünya atmosferine giren kuyrukluyıldız, yerin 8 ila 10 bin kilometre yüksekliğinde parçalandı ve sayısız küçük parçaya bölündü. Bu, kuyrukluyıldızın kapsadığı alanı daha da genişletti. Buna bağlı olarak kuyrukluyıldız parçalarının atmosferde karşılaştığı direnç de arttı. Hareket enerjisi, olağan durumlardan daha hızlı şekilde ısı ve ses enerjisine dönüştü. Patlamanın nedenini böylece özetlemek mümkün.”
Tozlar dünyaya yayıldı
Zürih Üniversitesi uzmanı Rainer Wieler, patlama sonrası oluşan aşırı sıcak havanın, toza dönüşen kuyrukluyıldız parçalarını atmosferin stratosfer tabakasına sürüklediğini, toz zerrelerinin buradan dünya geneline dağıldığını kaydediyor.
10:20 Posted in 09-ARKEOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this
30/05/2008
Jül Sezar’ın bilinen en eski büstü

AA - 15 Mayıs 2008Bakanlık, kazılarda ayrıca, Korint usulü mermer sütun başlığı, başlıktaki akantus yapraklarının parçaları, bir sunak ve sütunlar bulunduğunu kaydetti.
PARİS - Fransız Kültür Bakanlığından yapılan açıklamada, İmparator Sezar tarafından M.Ö 46’da kurulan Roma kenti Rhone en Arles’daki kazılarda gün ışığına çıkarılan üç heykelden birinin M.S 3. yüzyıla ait olduğu ve tanrı Neptün’ü tasvir ettiği belirtildi.
Denizaltındaki kazılara başkanlık eden arkeolog Luc Long, Sezar’ın büstünün suikastından hemen sonra yapıldığını düşündüğünü, çünkü tasvirin gerçeğe çok yakın ve ileriki yaşlarına ait olduğunu belirterek, Roma’da Sezar’ı yaşarken tasvir eden heykel bulunmadığını, tamamının ölümünden sonrasına ait olduğunu bildirdi.
Arkeolog Long, kazıların yapıldığı liman kenti Rhone’un aynı zamanda önemli binaları bulundurduğunu öğrendiklerini söyledi.
10:45 Posted in 09-ARKEOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this
25/04/2008
Dünyanın En Yaşlı Ağacı 10 Bin Yaşında
Dünyanın en yaşlı ağacı İsveç’te bulundu. Araştırmacılar ülkenin iç bölgelerinde bir dağda rastladıkları ladin ağacının yaklaşık 10 bin yaşında olduğunu açıkladı.Dünyanın en yaşlı ağaçlarının, kuzey Amerika’da, 5 bin yaşındaki çam ağaçları olduğu sanılıyordu. Uzmanlar bu keşfin, İsveç’in 10 bin yıl önceki iklimi hakkında önemli ipuçları sağlayacağı görüşünde.
Ladin ağaçlarının aşırı soğuk iklimde yetişemeyeceğini belirten bilimciler, İsveç’te buzul çağının, sanıldığından daha erken bitmiş olabileceği görüşünde.
11:46 Posted in 09-ARKEOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this
27/03/2008
İspanya'da Eski İnsana Ait Çene Kemiği Bulundu
İspanya’da araştırmacılar buldukları, üzerinde dişler de yer alan çene kemiğinin Batı Avrupa’da şimdiye kadar ele geçen en eski insan kalıntısı olduğunu açıkladı. Nature dergisinde yapılan açıklamaya göre, çene kemiği, en geç bir milyon 200 bin yıl önce yaşayan bir insana ait.Çene kemiği İspanya’nın daha önce ilkel insanlara ait bazı eşyaların bulunduğu, kuzeydeki Sierra de Atapuerco bölgesindeki bir mağarada ele geçti. Bilimadamları çene kemiğinin, ilk insanların Afrika’dan Batı’ya tahmin edilenden de çok önce geldiğine işaret ettiğini de kaydetti. Açıklamaya göre, çene kemiği Gürcistan’da bulunan ve bir milyon 700 bin yıllık olduğu tahmin edilen çene kemiğiyle benzerlikler taşıyor.
17:15 Posted in 09-ARKEOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this
11/03/2008
Augustus'un Evi halka açıldı
Christian Fraser / BBC, RomaRoma İmparatorluğu'nun ilk İmparatoru Augustus'un M.Ö. 30'dan kalma evi onyıllardır süren onarım çalışmaları ardından bugün halkın ziyaretine açıldı. Bundan 50 yıl önce, Augustus'un yıkık evini arayan arkeologlar, Roma'daki Forum'a bakan 2000 yıllık enkaz arasında küçük bir ipucuyla karşılaşmıştı.
Taş duvarlar arasında bulunan tek bir parça boyalı sıva, uzmanların, Roma'nın ilk İmparatoru tarafından yaptırılmış olan dizi dizi eşsiz fresklere ulaşması için yol gösterici olmuştu. Pazar günü de, on yıllar boyu süren titiz restorasyon çalışmaları ardından, M.Ö. 30 yılında yapılan parlak mavi, kırmızı ve toprak rengindeki freskler ilk kez halka açıldı.
Augustus'un Evi'ndeki büyük odalardan birinde, tiyatro teması görülüyor. Duvarda, dar yan kapıları da dahil tam bir sahne izlenimi yaratılmış. Duvarın üstlerinde bir komedyen maskesi, küçük bir pencereden bakar halde resmedilmiş. Augustus'un Evi'ndeki göz yanılsaması yaratan diğer resimler arasında son derece zarif bir bahçe manzarası, sarı sütunlar ve hatta kusursuz resmedilmiş bir karatavuk da bulunuyor.
Roma yetkilileri Augustus Evi'ndeki dört odanın restorasyonu için yaklaşık 2 milyon Euro harcadılar. Augustus Evi, yemek ve yatak odasıyla giriş katındaki geniş bir salon ile birinci kattaki ufak bir çalışma odasından oluşuyor. Uzmanlar, fresklerin, Roma duvar resimlerinden bugüne kalan en muhteşem örnekler olduğunu; Pompei ve Herculaneum kentlerindeki kadar göz kamaştırıcı olduğunu kaydediyorlar.
Arkeologlar, sözkonusu duvar fresklerinin bir Mısırlı ressamın elinde çıkma olabileceğini belirtiyor. Geniş antredeki bir duvarda yapı ustalarınca yazılmış olduğu düşünülen yazı göze çarpıyor. Mozaik taban için düşünülmüş olabilecek geometrik şekillerin yanısıra ustaların isimleri görülüyor.
M.Ö. 31 tarihinde yapılan Aktium Savaşı'nda Marcus Antonius ile Mısır Kraliçesi Kleopatra'nın ortak güçlerini yenilgiye uğratan ve o zamanlar Octavian diye anılan Augustus, bu zaferle, son derece varlıklı Mısır'ı da İmparatorluk topraklarına katmıştı. Augustus'un evinin duvarlarındaki freskler muhteşem olmakla birlikte, evin kendisi etkileyici olmakla birlikte çok da bir İmparator'a yakışır saray boyutlarında değil.
Jül Sezar'ın yeğenlerinden olan ve Sezar tarafından evlat edilnilen Octavian, M.Ö.27'de Sezar'ın öldürülmesini izleyen iç savaşlar sonunda, Augustus adını alarak tek lider konumuna yükseliyordu. Augustus ile Roma Cumhuriyeti sona erdi; Roma İmparatorluğu başladı. İmparator Augustus M.S.14'de öldü. Augustus'un Evi'ndeki iç dekorların bazıları, İtalyan arkeoloji Profesörü Gianfilippo Carettoni tarafından 1970'lerin başlarında, hiç dokunulmamış durumda bulunmuştu.
Augustus'un Evi'ndeki sanat mirası öylesine hassas ki, ziyaretçiler odalara beşer kişilik gruplar halinde alınacak.
Yine de Augustus'un Evi'nin çok büyük kalabalıklar toplaması bekleniyor. Roma kenti yetkilileri, başkentteki son arkeolojik kazıların turizmi yüzde 40 artırdığını belirtiyorlar.
11:39 Posted in 09-ARKEOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this





