14/08/2008

‘Karpaz eşekleri’ için Kıbrıslılar harekete geçti

f81174c7631d7c765a9173f0eb8cbf3c.jpg
12.08.2008 Birgün

Karpaz bölgesinde, dünyaca tanınan ve korunması konusunda çaba gösterilen hayvan ve bitki türleri bulunuyor. Bunların en önemlisi Karpaz Eşekleri. Soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalan ‘Karpaz eşekleri’ için Kıbrıslılar harekete geçti.


Ülkenin kuzeydoğusundaki Karpaz Yarımadası"nda bulunan milli parkta 10 adet eşek silahla vurularak öldürülmüş halde bulunmuştu. Bu olaydan sonra Mustafa İlgen adlı bir hayvan sever, “Karpaz eşeklerinin yok olmasına dur diyelim” başlığıyla internetteki arkadaşlık sitesi Facebook’ta kurduğu gruba, kısa sürede 3 bine yakın kişi üye oldu. Burada organize olan gençler, haftada bir 15 araçlık bir konvoyla yaklaşık 800 Kıbrıs eşeğine ev sahipliği yapan bölgeye gidiyor.

Eşek sayısı azaldı

Bölgede eskiden olduğu gibi sürüler halinde eşek görülmemesinden duyulan endişenin aktarıldığı etkinliklere siyah kıyafetleriyle katılanlar, pankartlar açarak, eşek katliamına karşı tepkilerini dile getiriyor. Hayvanların kendi doğal çevrelerinde özgürce yaşama hakları olduğuna dikkat çeken grup üyelerinden Deniz Direkçi, “Bu eşekler Kıbrıs"a özgüdür ve dünyada da simgeleşmişlerdir. Çok sayıda hayvanın öldürülmesi soykırımdır” dedi. Eşek cinayetlerinde bir numaralı şüphelinin ise ekinlerin zarar görmesine kızan çiftçiler olduğunu öne sürdü.

Konuyla ilgili açıklama yapan Biyologlar Derneği Başkanı Niyazi Türkseven ise çevresel ve biyolojik zenginliklerin gün geçtikçe yok olduğunu dile getirerek, Milli Park’taki özgür eşeklerin öldürülmesinin bardağı taşıran son damla olduğunu söyledi.

Hayatta kalan eşeklerin hayatlarını sürdürebilmelerini kolaylaştırıcı çözümler bulunmasının gerekli olduğunu, bölgede güvenin sağlanması gerektiğini ifade eden Türkseven, sözlerine şöyle devam etti. ‘Giriş ve çıkışlar gerekli görüldüğü takdirde kontrol altına alınmalı. Bölge sınırlarına belli aralıklarla gözcü kuleleri veya kameralar yerleştirilebilir. Bölgenin korunması ve güvenliğinin sağlanması Çevre Bakanlığı"nın görevidir’ dedi.

http://www.birgun.net/life_index.php?news_code=1218536693...

11:16 Posted in 08-ÇEVRE | Permalink | Comments (0) | Email this

13/08/2008

Bulgaristan'daki nükleer santral kaygı yaratıyor

411907d211783b095418fd8b29a22075.jpg
Emiliyan Lilov

Bulgaristan’ın Kozloduy Nükleer Santrali’nde kullanılan nükleer hammaddenin değiştirilmesi endişeyle karşılandı. Zira santralin eski çalışanlarından nükleer fizik uzmanına göre, bu madde güvenliği tehdit ediyor. Avrupa’da bir zamanlar büyük hayalleri olan fakir bir çocuk vardı. Bu sıra dışı çocuk, alışılmadık bir oyuncakla, nükleer maddelerle oynamak istiyordu... Bu hikâyenin kahramanı, nükleer enerji alanında önemli bir yol almış olan küçük bir Balkan ülkesi Bulgaristan. Gerçekten de Bulgaristan görece kısa bir süre içinde elektrik üretiminde kullanılmak ve bundan kâr sağlamak üzere altı nükleer reaktör inşa etti. Ve ülke uzun süre ürettiği fazla elektrikten kazanç elde etmeyi başardı. Örneğin, ekonomik canlanmanın yaşandığı Türkiye yıllardan beri Bulgaristan’dan aldığı elektriği kullanıyor. Bulgaristan, Güney Doğu Avrupa’da elektrik ihracatı alanında kendine uzun zaman önce sağlam bir yer edindi.

Bulgaristan'daki reaktörler güvenli değil


Ancak, Bulgaristan’ı mutlu hikâyesi burada sona eriyor. Zira inşa edilen altı reaktörden bugün sadece ikisi hizmete devam edebiliyor. İnşa edilen ilk iki reaktörün faaliyetleri 2003 yılının başında durduruldu. Sovyet yapımı WWER 440/230 tipi olan diğer ikisinin faaliyetlerine ise, Bulgaristan’ın Avrupa Birliği’ne üye olmasının ön koşulu olarak 2007 yılında son verildi. Bugün, 1000 Megavat kapasitesinde modernize edilmiş WWER serisinden iki reaktör elektrik üretimini sürdürebiliyor. Ancak, bu reaktörler de yeterince güvenli görünmüyor. 2006 yılının ilkbahar aylarında 5. ünitede yaşanan teknik arıza bunun kanıtlarından biri. Bulgaristan Nükleer Düzenleme Kurumu eski Başkanı Georgi Kasçiev, bu arızayı “fren tutmayan bir aracı tam gaz kullanmaya” benzeterek, Kasçiev, “gerçekte reaktörün acil duruma karşı herhangi bir koruma mekanizması olmaksızın çalışıyor” demişti.

Santralin eski çalışanın iddiaları

Kozloduy santralinde yaklaşık 17 yıl boyunca bilirkişi olarak raporlar hazırlayan nükleer fizik uzmanı Georgi Kotev ise yeni suçlamalarda bulunarak, santralin güvenliği tehdit ettiğini savundu. Kotev, kullanılan nükleer hammaddenin kalitesiz olduğunu ileri sürdü.

“Bildiğimiz bir hammadde kullanmadığımız için her şey olabilir” diyen nükleer fizik uzmanı Kotev, hayatının tehlikede olduğunu düşünerek, bir süre önce Bulgaristan’ı terk etti. Kotev, ülkede kimseye sözünü dinletemediği için, Kozloduy nükleer santralindeki yolsuzluk iddialarını internet aracılığı ile duyurmaya çalışıyor. “Kullanılan nükleer hammaddenin değiştirilmesinin benim için tek bir nedeni olabilir – mali çıkar” diyen Kotev, Kozloduy nükleer santralinde bir Rus şirketin ürettiği düşük kalitedeki yakıtın kullanılabileceğini belirtiyor. En kötü olasılığı da göz önünde bulunduran Kotev, bu maddenin geri dönüşüm sonucu elde edilmiş olabileceğini ve bu nedenle riskin artabileceğini belirtiyor.

İddialar reddedildi

Kozloduy nükleer santralinin eski müdürü İvan İvanov ise Kotev’in suçlamalarını reddediyor. İvanov, kullanılmaya başlanan yeni nükleer hammaddenin güvenlik için her hangi bir sorun teşkil etmeyeceğinden emin. İvanov, "Ailem nükleer santralin 5 kilometre uzağında oturuyor. Güvenliği tehdit eden bir maddenin sevkiyatı için imza atmayacağımı bilirler" diyor.
b03a9eb6c6f0717f3c4c403ff9659965.jpg

Madde incelenmek üzere ilgili kurumlara gönderildi

Bu arada, Kozloduy yönetimi kullanılan hammaddenin bağımsız bir şekilde incelenmesi için Bulgaristan Nükleer Düzenleme Kurumu’na başvuruda bulundu. Sofya merkezli kurumun Müdürü Sergey Tsotşev, meseleyi açıklığa kavuşturmak istediklerini vurguladı. Tsotşev, bunun için de uluslararası bir organizasyonun temsilcilerini davet etmeyi ve bu maddenin içinde geri dönüştürülmüş uranyum olup olmadığının belirlenmesini istediklerini kaydetti.

Merkezi Viyana'da bulunan Uluslar arası Atom Enerjisi Ajansı yetkilileri, Deutsche Welle'ye yaptıkları açıklamada, kendilerine böyle bir yazı ulaştığını doğruladı. Ancak, böyle bir maddenin içeriğinin belirlenmesi Ajansın görevleri arasında bulunmadığı için, yazının özel bir şirkete iletildiği belirtildi.

Belene Nükleer Santrali'nin yapımına 2005 yılında Rusya'nın desteği ile başlandı. Nükleer fizik uzmanı Georgi Kotev, gerçek ortaya çıkana kadar, zorunlu sürgün hayatına devam etmek zorunda. Bulgar hükümeti ise nükleer santrallere olan ilgisini sürdürüyor. Zira Kozloduy'a yaklaşık 100 kilometre mesafede yeni bir nükleer santralin kurulması planlanıyor. Belene'de yeni bir santralin kurulması planlarına 1985 yılında başlandı. Ancak, çevreci grupların protestoları, mali sıkıntı ve güvenlik kaygıları nedeniyle inşaat 1992 yılında durduruldu. 10 yıl sonra ise rafa kalkan planlar, tekrar gün ışığına çıktı ve 2004 yılında da yeni bir santralin yapılması karara bağlandı.

Kısacası, nükleer maddelerle oynamayı seven çocuğun hikâyesi devam ediyor.

10:17 Posted in 08-ÇEVRE | Permalink | Comments (0) | Email this

14/07/2008

Çölleşme dünyayı tehdit ediyor

12bfbfb97321e1a41a69f51e52101586.jpg
Jutta Schwengsbier

Çölleşmenin vardığı boyutlar alarm veriyor. Uzmanlar, gereklen adımlar atılmaması halinde dünyanın hangi bölgelerinde, ne kadar insanın mağdur olacağını hesapladı. Sudan’ın başkenti Hartum’un güneyinde, Beyaz Nil ile Mavi Nehil’in sularının birbirine karıştığı bölgenin yakınlarında, Gezira’dayız. Jeoloji uzmanı Meryem Ahtar Schuster, Sudan’da erezyon ve çölleşme bağlantısını sebep ve sonuçları açısından uzun yıllardır inceliyor. Uzmana göre iklim değişikliğinin yanı sıra kuraklık ve devlet tarafından bizzat organize edilen arazi yağması da bu süreçte etkili oluyor. Meryem Ahtar Schuster, Sudan’ın sömürge geçmişinin günümüze etkisine işaret ediyor ve İngiliz sömürge yönetiminin bölgedeki çiftçileri pamuk ekimine zorladığını hatırlatıyor: “İngilizler 1920’li yıllarda bölgede bir tür kadastro uygulaması başlattılar. O tarihe kadar özel arazi olarak kayıt altına alınmayan bütün topraklar İngiltere’nin kamu malı ilan edildi. Bu ince düşünülmüş diplomatik adımla, geniş araziler kamulaştırıldı.”
Rüzgar ve su erezyonuna karşı korunmasız

Sudan’da 1968 yılından itibaren çok geniş arazilerde makinalı tarıma yaygın şekilde geçiş başladı. Sadece büyük toprak sahiplerini zengin eden uygulama, çölleşmeye katkı sağladı. Bu araziler rüzgar ve su erezyonuna korunmasız şekilde teslim edildi. Sudan’dan Kenya’ya uzanıyoruz. Sudan’daki olumsuz örneğe kıyasla Kenya’da bizi çölleşmeyle mücadelede olumlu bir tablo bekliyor. Tarım uzmanı Mark Winslow, şehirleşmenin çölleşmeye karşı mücadelede etkili olabileceğini söylüyor: “Kenya’nın başkenti Nairobi’nin güneydoğusunda Maçakos buna iyi bir örnek. Gübresiz tarım, erezyonla mücadele olmaması Maçakos’u kurak bir bölgeye dönüştürmüştü. Nairobi’nin gelişimi, bölge insanını da hareketlendirdi. Kentlilere meyve ve sebze satışından para kazanılabileceği fark edilince yatırımlara girişildi; erezyona karşı ağaçlar ekip teraslama uygulamasını başlattılar. Bütün bunların sonucunda Maçakos’un geliri arttı, toprağın kalitesi de belirgin şekilde düzeldi.”

Çare su değil gübrede

Kenya’dan son durağımız Nijer’e geçiyoruz. Batı Afrika ülkesi Nijer, Sahra Çölü'nün yarı çöl-yarı otlak Sahel bölgesine geçiş yaptığı topraklar üzerinde yer alıyor. Kıtanın en yoksul ülkelerinden Nijer'de kuraklık ve açlık önde gelen sorunlardan… Tarım uzmanı Mark Winslow, uygun tarım yöntemlerinin Nijer’in açlık sorununu çözebileceğini savunuyor: “Çölleşmiş bölgelerdeki bitki örtüsünün cılızlığının nedeni kuraklık değil. Asıl belirleyici olan, toprağın verimsizliği... Toprağın güçsüzlüğü bitkileri adeta açlıktan öldürüyor. Pahalı da olsa az miktar gübre bu durumun değişmesine yardımcı olacak. Gübrelenen toprakta yetişen bitkinin kökleri daha derinlerine uzanabilecek; toprağın zenginliğinden daha fazla yararlanabilecek. Çok az miktar gübreyle bu sistemi kurup hasadı yüzde 50 ve daha fazla oranda artırmamız mümkün.” Çölleşme, yerkürenin yaklaşık yüzde 30’unu ve 1 milyardan fazla insanı ilgilendiriyor. Çölleşmeyle mücadelede kısa vadede sonuç alınamaması halinde 135 milyondan fazla kişinin doğup büyüdüğü yerleri terk etmek zorunda kalacağı tahmin ediliyor.

13:15 Posted in 08-ÇEVRE | Permalink | Comments (0) | Email this

03/07/2008

Enerjide solar termik santral devri

fb94c50e3feb40d733cdee743821d1ef.jpg
Cornelia Derichsweiler

Elektrik üretiminde solar termik santrallerin ağırlığı artıyor. Yaklaşık 600 bin kişinin ihtiyacının karşılanacağı Andasol santralini inşa eden İspanya bu alanda öncülük yapıyor. Cornelia Derichsweiler'in izlenimleri. Enerji sektöründe artan maliyetler ve ham petrol fiyatlarının önlenemeyen yükselişi alternatif arayışını hızlandırdı. Güneş enerjisi üzerinde en çok durulan, yenilenebilir enerji türlerinden. Uzun yıllar güneş enerjisinden doğrudan elektrik üreten fotovoltaik sistem bu alanda geçerliydi. Ancak güneş enerjisini önce ısıya, ardından buhara dönüştürüp tirbünlerle elektrik üreten solar termik santrallerin önemi giderek artıyor. İspanya'nın güneyinde inşa edilen üç kısımlı Andasol solar termik santrali tam kapasite işletilmeye başladığında 600 bin kişinin elektrik ihtiyacını karşılayacak.
Mevki seçiminin önemi

İspanya'nın güneyinde, Sierra Nevada dağlarının eteklerindeyiz. Bir dizi inşaat aracı, 70 futbol sahası büyüklüğündeki inşaat sahasında ilerliyor. Alanda sıra sıra, güneş enerjisini ısıya dönüştüren, her biri 2 metrekare büyüklüğündeki heliostat adı verilen aynalar uzanıyor. Santrali inşa eden konsorsiyumun Alman ortağı, Solar Millenium firmasının yetkilisi Oliver Vorbrugg, santral için seçilen mevkinin ideal olduğunu belirtiyor:

“Güneye indikçe güneş ışını da artıyor. Bir başka avantaj, irtifa… Deniz seviyesinden yükseklik arttıkça, bulut ve nem oranı düşüyor. Bu, daha fazla güneş ışını anlamına geliyor. Zeminin düz olması da önemli. Ayrıca, santralin bir yüksek gerilim hattının yakınında kurulması da avantaj sağlıyor. Çok yakınımızdan 400 kilovatlık iletim hattı geçiyor.”

Alternetif enerji kaynaklarının önemi artıyor

Solar termik santraller, ısıl depolama esasına dayanıyor. Solar Millenium firmasından Marcello Formica, santralin gökyüzü bulutlarla kaplı olduğunda ya da gece karanlığında da enerji üretimine devam edebildiğini kaydederek “Santralimiz gün boyunca işleyebileceğinden daha fazla enerji üretiyor. Enerji fazlasını, ısı saklayabilen sıvı tuz çözeltisine yönlendiriyoruz. Isının yüklendiği sıvı tuz çözeltisi 7,5 saat ek enerji üretimine imkan veriyor” diyor.

Andasol solar termik santrali toplam üç kısımdan oluşuyor. Andasol 2 ve 3'ün inşaatı halen devam ediyor. Andasol-1'de ise elektrik üretimine geçildi. Burada yıllık ortalama 180 cigavat/saat, elektrik bir başka ifadeyle deyişle 200 bin kişilik bir kentin ihtiyacının tamamını karşılayabilecek kadar elektrik üretiliyor.

Andasol projesinin İspanyol büyük ortağı Actividade de Construccion (ACS) grubunun temsilcisi Jose Alfonso Nebrera, santralin firmaları açısından taşıdığı önemi vurguluyor: “Bizim için bu proje geleceğin enerji teknolojilerine geçiş anlamına geliyor. Daha önce rüzgar parkları işlettik, bu projeyle solar termik santrallere de geçiyoruz.”

İspanya'da 8 yeni proje

Solar termik santraller ortalama 300 ila 315 milyon Euroluk maliyetle kuruluyor ve kendini ortalama 15 ya da 17 yılda amorti ediyor. Andasol genel müdürü Jose Alfonso Nebrera, yalnızca İspanya'da 8 yeni solar termik santral projesinin gündemde olduğunu, ancak termik solar santrallerinde asıl pazarı Kuzey Afrika'da gördüklerini kaydediyor:

“Alman Havacılık ve Uzay Merkezi'nin (DLR) hesaplamalarına göre, Kuzey Afrika çöllerinde, küçük bir kesimde kurulacak güneş enerjisi santralleri Avrupa'nın elekrik ihtiyacının tamamını karşılayabilir. Uzun vadede Avrupa ülkelerinin elektrik ihtiyacının kayda değer kısmının güneş enerjisinden elde edileceğini tahmin ediyorum.”

10:15 Posted in 08-ÇEVRE | Permalink | Comments (0) | Email this

24/06/2008

Batı'nın zehirli atıkları, yoksul ülkelere gidiyor

614e4be1afd154fd2128355be3850a92.jpg
Sarah Mersch

Sanayi ülkelerinin zehirli atıkları yoksul ülkelere sevk etmesini yasaklayan Basel Anlaşması'nın tarafları, Bali'de üç gün sürecek bir konferansa katılıyor. Konferansta anlaşma metnindeki yasal boşluklar ele alınacak. Eski elektronik eşyalar ve kimyasal atıklar gibi zehirli çöp ve atıkların yok edilmesi yalnızca ulusal bir sorun değil. Sanayi ülkelerinin zehirli atıkları, giderek artan oranda yoksul ülkelere sevk ediliyor. 1989 yılında imzalanan Basel Anlaşması ile zehirli atıkların yoksul ülkelere gönderilmesi yasaklanmıştı. Ancak firmalar, anlaşmanın yükümlülüklerinden kaçınmak için yeni yöntemler geliştiriyorlar. Basel Anlaşması'nın tarafları, metindeki yasal boşlukları ele almak üzere Pazartesi’nden itibaren üç gün süreyle Bali’deki uluslararası konferansta sorunu
masaya yatırıyorlar.
Atıklar gelişmekte olan ülkelere

Artık kullanılmayacak durumda olan eski gemilerin çoğu Bangladeş, Hindistan, Türkiye gibi ülkelere gönderilip parçalanıyor. Parçalar, insan sağlığını tehdit eden ve çevreye zararlı zehirli maddeler içeriyor. Endüstri ülkelerinde kullanım süreleri dolmuş eski bilgisayar ve cep telefonları da genellikle Afrika ülkelerine Ağır metaller içeren bilgisayar parçaları ayrıştırma sırasında insan sağlığını tehdit ediyor
gönderiliyor ve orada parçalara ayrılıyor. Ağır metaller içeren bilgisayar parçaları ayrıştırma sırasında insan sağlığını tehdit ediyor

1994 yılında yürürlüğe giren Basel Anlaşması'na göre, zehirli atık ticareti, alıcı ülkenin rızası olmadığı sürece yasak. Anlaşma özellikle tıbbi atık, pil, kimyasal atık gibi zehirli atıkların ihracına katı kurallar getiriyor. Ancak bu düzenlemeler, kimi yasal boşluklar da içeriyor. Almanya Çevre Bakanlığı’nda görevli, Basel Anlaşması Uzmanı Joachim Wuttke, anlaşmadaki noksanlığa şu sözlerle dikkat çekti:

''Bu anlaşmada çok büyük bir sorun var: Atıkları kapsayan düzenlemeler, firmalar tarafından, 'ürünler için geçerli olmadıkları' gerekçesiyle uygulanmıyor. Bu nedenle de daha önce oluşturulan denetim sisteminin dışında kalıyor." Firmalar özellikle elektronik atıkları yoksul ülkelere sevk ederken bu yöntemi kullanıyor.

Çocuk işçiler zarar görüyor

Bir bilgisayarı kullanmak ile parçalarına ayırmak arasında ise ciddi farklar var. Zira bilgisayar parçaları ağır metaller gibi insan sağlığı açısından zararlı maddeler içeriyor. Yoksul ülkelerde bu atıkların ayrıştırılması işinde çalışan Hurda gemiler parçalanmak üzere üçüncü dünya ülkelerine gönderiliyor
işçiler ise çoğunlukla koruyucu maske dahi kullanmıyor. Hurda gemiler parçalanmak üzere üçüncü dünya ülkelerine gönderiliyor"Hamburg Çevre Ağı"
adlı çevre kuruluşunun başkanı Klaus Koch, zehirli atıkların çocuklar için yetişkinlerden daha zararlı olduğunu söyledi ve büyüme çağındaki çocukların, yüksek oranda zararlı maddeyle temas içinde olmaları ve oradaki havayı teneffüs etmeleri durumunda, hem kansere yakalanma riskinin arttığını hem de ömürlerinin kısaldığını belirtti.

Anlaşmada yasal boşluklar var

Çevre kuruluşu Hamburg Çevre Ağı'ndan Klaus Koch, Batılı firmaların atıkları uygun bir biçimde yok etmek yerine, işi kılıfına uydurarak yükümlülükten kaçındığını öne sürdü. Koch, ''Atıkların nereye yollandığını ve hangi kıstasa göre ayrıştırıldığını kimse bilmiyor, kimse de bunu sormuyor. Bu noktada yasal bir boşluk var. Eğer Almanya, Avrupa'nın en büyük çevre dostu ülkesi olarak anılmaya devam etmek istiyorsa, bu boşluğu kapatan bir yasal düzenleme yapmak zorunda'' şeklinde konuştu.

11:55 Posted in 08-ÇEVRE | Permalink | Comments (0) | Email this

20/06/2008

Karadeniz istila altında

89c2ced2c13d01f6372d83fd25cdf5e9.jpg
Lavaboya dökülen bir litre kullanılmış bitkisel yağ, bir milyon litre suyu kirletiyor ve işte bu korkunç tabloya yol açıyor. Her geçen yıl denizlerde daha fazla denizanası oluşuyor. Haliç'te, Boğaz'da bile istila başladı. Bilim adamları 'Bu istila doğal değil' uyarısını yaptı. Ama önlemek elimizde.

Karadeniz istila altında

Denizanalarının her geçen yıl daha da fazlalaştığını görmek mümkün. Dünya denizleri giderek onların istilası altına giriyor. Karadeniz bunun en çarpıcı örneği. Ancak Marmara'dan sonra artık, Haliç'te, Boğaz'da da öbek öbek denizalası istilası altında bölgeler görmek mümkün. Şimdiye kadar küresel ısınmanın, kirliliğin bir sonucu olarak gösterilen bu oluşumun asıl nedeni çok şaşırtıcı.

Bilim adamları denizanalarının oluşumunu artıran sebebi açıkladı: Lavabodan atılan kullanılmış yağlar.

İşta atık yağlar ve denizanaları arasındaki bağlantı

Lavabodan dökülen bir litre atık bitkisel yağ, bir milyon litre suyu kirletiyor ve yeraltı su kaynaklarına sızarak yaraltı sularını da kirletiyor. Ayrıca bu yağlar kanalizasyon sisteminde tıkanmalara neden oluyor. Ama en ilginçi, lavabodan dökülen atık yağların denizlerde yol açtığı kokunç istila... Bu yağlar denizlerde denizanası oluşumunu artırarak, deniz kirliliğini hızlandırıyor.

444 28 45 numaralı Alo Atık hattı devrede

Türkiye, yılda 1 milyon 650 bin ton bitkisel yağ tüketimiyle Avrupa'da üçüncü sırada yer alıyor. Her yıl 350 bin ton atık yağ doğaya bırakılıyor. Bu miktarda bitkisel atık yağ toplanarak, biyodizele dönüştürüldüğünde, yılda 750 milyon ton petrol ithalatını önlemek mümkün.

444 28 45 numaralı Alo Atık hattını ya da www.ezici.com.tr adresini arayarak, 5 litrenin üzerindeki bitkisel atık yağlar, verilen adresten alınıyor. Böylelikle, hem doğal yaşama, hem ülke ekonomisine herkes katkıda bulunabilecek.

Bu küçük bir katkı gibi görünebilir. Ancak, her bir litre atık yağı, lavabodan atmayarak aslında, 1 milyon litre suyun temiz kalmasının sağlandığı düşünülürse, muazzam bir katkıya dönüşüyor.

14:00 Posted in 08-ÇEVRE | Permalink | Comments (0) | Email this

28/05/2008

Biyolojik Çeşitlilik Konferansı'nda sona doğru

2d0270a72b8bedf330f371ef533d3dc2.jpg
Helle Jeppesen

Almanya'nın Bonn kentinde yapılan Biyolojik Çeşitlilik Konferansı'nda "Gezegenimizi kurtarabilir miyiz?" sorusuna yanıt aranıyor. İnsanlığın geleceği biyolojik çeşitliliğin muhafaza edilebilmesine bağlı. Ürkütücü olsa da gerçek. Gezegenimizin, dolayısıyla bizlerin kaderini Bonn kentinde biraraya gelecek siyasetçiler belirleyecek. Oysa ki Biyolojik Çeşiklilik Sözleşmesi'nin altına imza atan ülkeler, 2010 yılına kadar bitki ve hayvan türlerinin çeşitliliğini korumaya dönük önlemler alınması konusunda mutabakata varmıştı. 2002 yılında da Lahey'de ormanlardaki çeşitliliğin korunması amacıyla bir plan üzerinde uzlaşı sağlanmıştı.
Önlemler Bonn'da belirleniyor

Buna karşın her gün 100 farklı havyan ve bitki türü yok olup gidiyor. Bunun başlıca sorumlusu insan ve önüne geçilmesi de bu nedenle mümkün. Bonn'un evsahipliğinde yapılan konferans bu doğrultuda alınacak önlemler bakımından kritik önem taşıyor.

Lovera: "Umutlu değilim"

Ancak Uluslararası Ormancılık politikaları üzerinde çalışan Global Forest Coalition Örgütü'nden Miguel Lovera, hükümetlerin gerekli adımların atılmasını sağlayacak tavizleri verecekleri konusunda umutlu değil. Lovera, kısa vadeli ticari çıkarların doğanın korunması için uzun vadeli önlem alınmasını engellediğini ve artık buna son verilmesi gerektiğini söyledi.

"Kesinlikle hemen şimdi harekete geçmeliyiz" diyen Lovera, böyle bir kararlılık göremediğini ve devletlerin doğanın korunması ya da sürdürülebilir kalkınma için yürürlüğe soktukları politikaların iktisadi gelişimi sağlama hedefiyle sınırlı olduklarını kaydetti.

Gelişmekte olan ülkelerin kilit konumu

Sibirya Ormanları Dostları Örgütü'nden Andrey Laletin, özellikle Biyolojik Çeşitlilik Konvansiyonu'na taraf olmuş gelişmekte olan ülkelerin çabalara öncülük etmesinin önemine dikkat çekti. Bu sorunların tıpkı iklim değişiminde olduğunu gibi ilk etapta yoksul ülkeleri etkilediğine değinen Laletin, "Afrika, Asya ve Latin Amerika'dan bir çok hükümet ve hükümet dışı örgütün olayın ciddiyetini anladıklarını biliyorum. Onların, genetik mühedislik yoluyla değiştirilen ağaçlar ve biyoyakıt üretimi için moratoryum uygulanması için çaba harcayacaklarını biliyorum" dedi.

Kıran kırana pazarlık

Konferans yoğun pazarlıklara sahne olacak. Tek tek her kelime ve paragraf tartışılacak ve tarafların onayı alınana kadar virgül ve noktalama işaretleri bile müzakere edilecek. Katılımcı ülkelerin tavizler vermesi bir zorunluluk. Ancak genetik mühendislik ve biyoyakıt gibi konularda dev şirketlerin ticari çıkarlarları da sözkonusu olduğu için kapalı kapılar ardında yoğun bir pazarlık trafiği yaşanıyor. Andrey Laletin önemli bir noktaya dikkat çekti:

“Amerika Birleşik Devletleri konvansiyona taraf değil. Ancak büyük bir delegasyonu var konferansta her ne kadar müzakerelere katılamasalar da bir çok konuda diğer delegasyonlar üzerinde baskı kurarak Amerika merkezli uluslararası şirketlerin çıkarlarının korunması için çabalıyorlar."

Ancak Laletin atılacak her adımın dünyanın koruması için alınacak önlemlere ivme kazandıracağı görüşünü ortaya koydu ve bu çerçevede Almanya'nın liderlik üstlenmesini istedi.

11:32 Posted in 08-ÇEVRE | Permalink | Comments (0) | Email this

21/05/2008

Yunanistan'da yağ skandalı

e4b7afe8a8b58c9889fabc3b526290e1.jpg
Yunanistan, Ocak ayından beri Ukrayna'dan ithal ettiği tüm ayçiçek yağlarını toplatıyor. Karar bir parti ayçiçek yağının, koklanırsa ciddi hatta ölümcül sorunlara yol açabileceğinin anlaşılması üzerine alındı. Yüzlerce ton şüpheli yağı toplatmakta ağırdan almakla suçlanan Yunan Gıda Standartları Enstitüsü Başkanı Evangelos Lazos da istifa etti. Daha önce on binlerce ton zehirli yağın Fransa, İtalya, Hollanda ve İspanya'ya da gittiği anlaşılmıştı.
Benzer kaygılar bu ay başlarında Türkiye'de de dile getirilmiş, ancak Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Ukrayna'dan ithal edilen ham ayçiçeği yağında, iddia edildiği gibi mineral yağ tespit edilmediğini bildirmişti. Bakanlık, AB'nin uygulamalarına paralel olarak Türkiye'de de önlem alındığını, denetim ve kontrol işlemlerinin devam ettiğini kaydetmişti. Yunan Gıda Standartları Enstitüsü, ülkede bugüne dek altı bin ton zehirli yağın izini sürdüğünü söylüyor.

Enstitü zehirli ayçiçek yağlarından bir kısmının nereye gittiğini bulamamış olabileceğini de itiraf ediyor. Örneğin ilk parti maldan 350 tonu bulamadıklarını, 43 tonun da üçüncü bir ülkeye ihraç edildiğini söylüyorlar. Bu üçüncü ülkenin adı ise açıklanmadı. Söz konusu yağlara, bebe yağı ya da makyaj silici olarak kullanılan ve yenmesi kesinlikle önerilmeyen mineral yağ karıştığı sanılıyor. Bazı doktorlar bu yağı bağırsak rahatlatıcı olarak hastalarına tavsiye edebiliyorlar. Ukrayna Sağlık Bakanlığı, 5 Mayıs'ta yayımladığı bir açıklamayla sorunun yeterince temizlenmeden kullanılan nakliye tanklarından kaynaklandığını bildirmişti.

11:15 Posted in 08-ÇEVRE | Permalink | Comments (0) | Email this

20/05/2008

Doğal hayatı koruma pazarlığı

946d1b2f8e8106bca36c0c482401eaad.jpg
BM Doğal Hayatı Koruma Konferansı, Almanya’nın Bonn kentinde başladı. 30 Mayıs’a kadar devam edecek olan konferansta, yeryüzünde bitki ve hayvan çeşitliliğinin korunmasına yönelik önlemler görüşülüyor. Konferansa katılan delegasyonlar, konferansın yapılacağı otelin önüne geldiğinde onları karşılayan bir grup gösterici oldu. Protestocular, katılımcılara taleplerini art arda sıraladılar: Ormanları koruyun, çeşitliliği ve türleri muhafaza edin. Yoksa insanlar da ölecek...
Bonn'da çevre örgütlerinin protestolarıyla başlayan BM Doğal Hayatı Koruma Konferansı'nın amacı da bu aslında. Ancak hükümetlerin katılımıyla düzenlenen konferansta, doğal hayatın korunması hedefine ulaşabilmek, pazarlıklara konu olacak. Gelişmiş endüstri ülkeleri ile kalkınmakta ve gelişmekte olan ülkeler, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi temelinde ortak hedefler ve stratejiler oluşturmaya çalışacaklar.

Hedeflere ulaşılamadı

Doğal Hayatı Koruma Derneği'nin Biyolojik Çeşitlilik Kaybı ile Mücadele Raporu, ülkelerin 2010 hedeflerinin uzağında kaldığını ve bütün kesimlerin desteği olmaksızın, sadece çevre bakanlıklarının kendi başına bu eğilimi tersine Konferansın yapıldığı otelin önü Greenpeace'li çocukların protestosuna sahne oldu
çeviremeyeceğini söylüyor. Konferansın yapıldığı otelin önü Greenpeace'li çocukların protestosuna sahne olduKonferansın açılışını
yapan Alman Çevre Bakanı Sigmar Gabriel de sözleşmeye taraf olan 191 ülkenin bu hedeflerin gerisinde kaldığını dile getirdi.

Gabriel, “Ancak şunu da söylüyorum: Rio de Janeiro'daki yapılan zirveden 16 yıl sonra biyolojik çeşitliliğe ilişkin bu anlaşma bir dönüm noktasına geldi. Rahatsız edici soruları yanıtlamak zorundayız: İçi boş kağıt yığınları mı üreteceğiz, yoksa sorumluluğumuzu ciddiye almaya başlayacak mıyız” diye konuştu.

Uzlaşma zor görünüyor

Ancak tartışmalı noktalar, özellikle ekonomik çıkarlar nedeniyle, hükümetler arasında uzlaşma sağlanması kolay olmayacak. Örneğin Papua Yeni Gine. Papua Yeni Gine, kestiği ağaçlardan her yıl milyonlarca dolar kazanıyor. Ve buna son verdiğinde ya da sınırlandırdığında, yeni bir mali düzenleme yapması gerekecek. Konferansa katılan her ülke açısından farklı parametreler ve hassasiyetler söz konusu. Alman Çevre Bakanı Sigmar Gabriel ise yine de iki hafta boyunca sürecek müzakerelerden olumlu bir sonuç alınabileceğini söylüyor.

Çevre örgütü Greenpeace temsilcisi Martin Kaiser ise Alman Çevre Bakanı kadar umutlu değil. Kaiser, “Bu küçük bir umut. Greenpeace, konferans öncesinde açıkça söyledi: Endüstri ülkelerini sorumluluk altına sokacak hukuki Yoğun ilgi gören konferansa 170 ülkeden yaklaşık 5000 delege katılıyor
bağlayıcılığı kararlar alınmadan Bonn'daki konferans başarısızlığa uğrayacaktır. Yoğun ilgi gören konferansa 170 ülkeden yaklaşık 5000 delege katılıyor
Ancak önümüzdeki iki hafta içinde Alman hükümetinin ve sözleşmeye taraf diğer ülkelerin, eğilimi tersine çevirecek vakitleri olduğuna inanıyorum” dedi.

Çeşitlilik kaybının bilançosu

Konferansta nesli tükenen canlı türlerinin ekonomiyi nasıl etkilediğini inceleyen bir araştırmanın sonuçları da açıklandı. Buna göre, biyolojik çeşitlilik kaybı, yılda yaklaşık 2 trilyon dolara mal oluyor ve bundan en çok da yoksul ülkeler etkileniyor. Doğal Hayatı Koruma Derneği'nin raporu da çeşitliliğin azalmasının, milyonlarca insanın besin kaynağını kaybetmesine, hastalıklar ve mikroplardan daha fazla etkilenmesine ve ayrıca su sıkıntısına neden olacağını belirtiyor. Bilim adamları, ayrıca doğal hayatın bozulmasının iklim değişimini tetikleyebileceği uyarısında bulunuyor.

Henrik Böhme / DW

11:45 Posted in 08-ÇEVRE | Permalink | Comments (0) | Email this

15/05/2008

Brezilya Çevre Bakanı'ndan istifa

4a4ea1a6a907480d0af1697b9f5f0f96.jpg
Brezilya'da Amazon ormanlarının korunması için verdiği mücadeleyle tanınan Çevre Bakanı Marina Silva görevinden istifa etti. Marina Silva, Cumhurbaşkanı Luiz İnacio Lula da Silva'ya gönderdiği mektubunda kişisel nedenlerle istifa ettiğini belirtti. Ancak bakanın Amazon ormanlarında başlatılan bazı büyük baraj ve otoyol projeleri yüzünden bir süredir hükümetle ilişkilerinin iyi olmadığı biliniyordu. Marina Silva'nın ayrıca, hükümetin genetik yapısı değiştirilmiş tahıl üretimine ve yeni bir nükleer santrale izin vermesinin de istifasında rol oynadığı belirtiliyor.
Silva, bakanlıktan ayrılırken Amazon ormanlarının yok olmaya başlamasından büyükbaş hayvan yetiştiricilerini ve daha geniş tarım arazisi peşindeki çiftçileri sorumlu tuttu. Bakan, "Teyakkuzdayız. Çünkü Amazonlar'ın sahipsiz olduğu günlere dönmek istemiyoruz" dedi. Sao Paola'dan sorularımızı yanıtlayan gazeteci Jan Roha, Marina Silva'nın kabinede yalnız kaldığı için istifayı seçtiğini söyledi. Roha, "Marina Silva, istifa mektubunda hükümetin çevreyle ilgili politikalarını hayata geçirmekte zorlandığı için görevinden ayrılmakta olduğunu söyledi.

"Sadece hükümet içinden değil, toplum içinden de direnişle karşılaştığını belirtti. Bununla, çevre koruma projelerine her zaman muhalefet eden, bunların kalkınmanın önünde engel oluşturduğunu söyleyen kırsal kesim lobilerini; büyük üreticileri kastediyor. "İlk Lula da Silva hükümetinde de bu görevdeydi. Beş-buçuk yıldır çevre bakanı. Bu süre içinde Kongre'de de muhalefetle karşılaştı." diye konuştu.

11:51 Posted in 08-ÇEVRE | Permalink | Comments (0) | Email this

28/04/2008

Yeşil devrimle gelen kanser

b67fa2df474c065b2764a6d0ce094f05.jpg
David Loyn

Satpal Singh sabahleyin yatak odasın kapısından dışarı adım attığında ilk gördüğü şey, üzerinde tek bir toz parçasının bile olmadığı, pırıl pırıl parlayan traktörü. Evinin tam orta yerinde inşa edilen garaja geceleri iyice yıkanıp silindikten sonra yerleştirilen traktör, evin en gözde yerinde duruyor. Traktörün, Pencap'ı Hindistan'ın en zengin tarım bölgesi yapmasının bir işaret bu aslında. Satpal Singh'in ön bahçesinde beş altı inek hayatlarından memnun geviş getiriyor. Ama bu cennete benzeyen topraklarda her şey öyle güllük gülistanlık değil.


Pencap'taki tarım uygulamaları hakkında sorular soruluyor bu günlerde. Dünya gıda stoklarındaki bunalım gündemden düşmezken o yörelerde sorulanlara gelince... Satpal'ın babası genç yaşında, 1999 yılında kanserden öldüğü zaman kimse, 1970'li yıllardan bu yana yöredeki tarım alanlarını refaha kavuşturmuş olan teknolojiden şüphelenmemişti.

Haşere ilaçları

Yeni tohum çeşitleri, haşere öldürücüler ve kimyasal gübreler kesinlikle verimi artırdı. Buna yeşil devrim dediler o zaman...Ama bugün ineklerin yediği yiyecekler ile ürettikleri sütte yüksek düzeyde haşere öldürücü kalıntıları var.
Satpal'ın ineklerinin ve ailesinin içtiği suda da yine yüksek düzeyde haşere öldürücü kalıntısı bulunmuş. Satpal hem başarılı bir çiftçi hem de köyde yarı zamanlı sağlık koordinatörü olarak çalışıyor.

Hepsinde şöyle veya böyle sağlık sorunu olan ve haşere öldürücü spreyleri kullanmaktan sonuçlandığını düşündükleri ölümlere tanık olan kişilerle tanıştırdı beni. Hepsi de o civarda yaşayan çiftçiler bunlar. Dünyanın başka yörelerinde olduğu gibi buradaki sorun da, yeni tohum türlerinin yüksek verimine karşılık haşere öldürücülerin bir türlü etkin olamaması...

Organik tarımın adı yok

Kansere yakalanmış bir yaşlı çiftçi bana, buğdayına haşere musallat olmasını önlemek için neredeyse gece gündüz tarlalarına haşere öldürücü sıktığını söyledi. Haşere öldürücü spreylerin kutuları üzerinde nasıl kullanılmaları gerektiği yazıyor. Çiftçilerin üzerlerine koruyucu elbise giymeleri ve yüzlerine maske takmaları gerektiği bu talimatlarda açıkça belirtiliyor. Ama buralı çiftçiler koruyucu elbiseler giymedikleri gibi tavsiye edilen miktardan çok fazla haşere öldürücü kullanılıyorlar.

Kansere neyin sebep olduğu konusunda eskiden beri hep bir anlaşmazlık vardır. Ama Patiala kentindeki Pencap Üniversitesinde yapılan son araştırma yaş, alkol tüketimi, sigara gibi kanserin diğer olası faktörlerinin değil; kullanılan haşere öldürücü spreylerin kansere yol açtığı sonucuna vardı. Çiftçiler bana, 1970'li yıllarda böyle mahsulün artmasına yol açan tohumları hazırlayan bilim adamlarının şimdi kendilerine yeniden yardım etmesini istiyor. Daha fazla sprey kullanmalarına rağmen mahsulün azalmasından yakınıyorlar.

Dünyada petrol fiyatları arttığı için kimyasal gübre fiyatlarının artması da bir başka şikâyet kaynağı. Kimse organik tarım diye bir şey duymamış. Komşu Pakistan'da yerel televizyon haberlerinde her gece değirmen sahipleriyle ve çiftçilerle mülakatlar yapılıyor, unun piyasa fiyatı sürekli izleniyor. Polis halkın evinde un depolamasını önlemek için müdahale bulunuyor, karneler hazırlanıyor, Dünya Gıda Programı, yeterince yiyecek bulamayanların sayısının 77 milyona, Pakistan nüfusunun yarısına ulaştığını haber veriyor.

Dünya Gıda Programı yiyecek fiyatlarındaki artışın dünyadaki en yoksul halkları etkilediğini, Pakistan'dan çok daha yoksul ülkeler olduğunu vurguluyor. Bunun siyasi sonuçlarını da şimdiden görmek mümkün. Kuzeyde Taleban ve el Kaide'ye destek artmaya devam ediyor. Hükümet, yeterince gıda sağlamadığı için suçlanıyor. Sınrın ötesinde Afganistan'da daha çok yakınlarda, gıda fiyatlarının artmasında suçun Amerikanın öncülüğündeki işgale yüklendiğini kendi kulaklarımla duydum.

Şimdilerde tüm yörede en çok konuşulan radikal çözüm yolu hükümetin çiftçilere doğrudan destek vermesi, sübvansiyonların, yolsuzluk yapılmadığı sürece yararlı olabileceği... Malawi örneği göz önünde tutulursa gerçekten bunun yararlı olabileceğini söylemek mümkün. Kim bilir belki açlığı yenmeyi başaran bazı ülkeler şimdi zorda olanlara yol gösterebilir.

11:07 Posted in 08-ÇEVRE | Permalink | Comments (0) | Email this

19/04/2008

Paris'te Çevre - İklim Konferansı

25cb792f01082a59f59d0e3d715b7e77.jpg
Arzu Çakır / Paris

Dünyada çevre kirliliğinin yüzde 80’ine neden olan 16 ülke Fransa’nın başkenti Paris’te toplanarak çevre ve iklim konusunda yeni önlemler konusunu tartıştı. Toplantıya katılan Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, açlık sınırının altında yaşayan 37 ülkeye gıda yardımını bu yıl iki kat artırarak 100 milyon dolara çıkaracaklarını açıkladı.


Dünyanın en büyük ekonomisine sahip 16 ülkenin temsilcisi çevre ve iklim sorunları için Paris’te buluştu. Üçüncüsü düzenlenen ve iki gün süren konferansa Fransa’nın Avrupa İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Jean Pierre Jouyet başkanlık etti. 2009 yılında Kophenag’da düzenlenecek olan Dünya Çevre Konferansına ön hazırlık amacıyla toplanan Paris’teki buluşmaya 16 ülkenin yanısıra Birleşmiş Milletlerve Avrupa Birliği yetkilileri katıldı.

Dünyayı en çok kirleten ülke olduğu halde Kyoto protokülen uymayan Amerika Birleşik Devletlerinin de toplantıya çağırılması, bazı sivil toplum örgütlerinin protestolarına yol açtı.

Konferansta konuşan Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, çevre ve gıda sorununun bir birinden ayrılmadan, accil olarak harekete geçilmesi gereken iki önemli sorun olduğunu söyledi. Cumhurbaşkanı açlık sınırına dayanan ülkelere dikkat çekerek önlem almak için acil hareket etmek gerektiğini belirtti. Rapolara göre 37 ülkenin açlık tehdidi altında olduğuna dikkat çeken Sarkozy, bunun yalnızca başlangıç olduğunu, önlem alınmazsa dünyanın büyük bir açlık felaketine sürüklenebileceği uyarısında bulundu.

Bu ülkelere gıda yardımının yanısıra, tarım destekleme projeleri için de yardım yapılması gerektiğini belirten Sarkozy, Fransa olarak yıllık yardım miktarını iki katına çıkaracaklarını ve bu yıl açlık tehdidi altındaki 37 ülkeye 60 milyon Euro, yani 100 milyon Dolar yardımda bulanacaklarını açıkladı.

Fransa Cumhurbaşkanı, 16 ülke temsilcilerine, sera etkisi yaratan gaz salımının aşağı çekilmesi için ortak hareket etme çağrısında bulundu. Sarkozy’nin konuşması Greenpeace gibi çevre örgütleri tarafından “fazla yumuşak” bulundu, Çin, Hindistan ve Rusya gibi ülkeler tarafından da bütünüyle desteklenmedi.

Toplantının asıl hedefi olan 2050’de sera etkisi yapan karbondioksit miktarının aşağı çekilmesi için bir rakam üzerinde uzlaşma sağlanamadı. Japonya, Kanada ve Avrupa Birliği’nin 2050 yılında sera etkisi yaratan gaz salımının aşağı çekilmesi taleplerine, Çin, Rusya ve Hindistan karşı çıktı. 2050 yılı için tartışılan hedefler 7-9 Temmuz’da Japonya’da yapılacak G-8 toplantısında belirlenecek. Amerika Birleşik Devletleri hariç diğer gelişmiş ülkeler daha önce 2020 yılında gaz salımı oranını yüzde 25 ila 40 arasında indirmeyi kabul etmişlerdi.

Toplantıya katılan çevreci grupların dile getirdikleri çevre öngörüleri de yine endişe vericiydi. Amerika eski başkan yardımcısı Al Gore’un yönettiği Uluslararası İklim Uzmanları Grubu, GIEC 2080 yılında 3.2 milyar kişinin içme suyu sıkıntısı, 600 milyon kişinin kuraklık ve toprak erozyonu nedeniyle açlık tehdidi altında olduğunu açıkladı.

Katılımcılara sunulan OECD raporlarına göre ise, gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere yaptıkları yardım 2006-2007 yıllarında yüzde 8.4 oranında geriledi. Dünyayı kirletme oranı artan Çin’in yakında Amerika’yı sollayarak birinci sıraya yerleşeceği belirtildi. Bu ülkelerden Fransa yüzde 15, Japonya ve İngiltere ise yüzde 30 oranında yardım miktarını azalttı.

11:56 Posted in 08-ÇEVRE | Permalink | Comments (0) | Email this

17/04/2008

Bush'un çevre stratejisine tepki

263d28d4605c84d7a033938eb3104193.jpg
ABD Başkanı George Bush'un dünkü konuşmasında açıkladığı çevre stratejisi ülkesinde ve yurt dışında tepki çekti. Bush ülkesini Kyoto Protokolü'ne dahil etmemişti. Bush konuşmasında karbon salımlarını 2025'ten itibaren azaltma çağrısı yapmış, ancak belirlenecek hedefe yönelik yasal bir çerçeveden bahsetmemişti. Bush salımların azaltılması için yeni ve temiz teknolojilere yönelmekten ve kömürün çevreye daha az zararlı olacak şekilde tüketilmesinden söz etti.

Özellikle çevreci gruplar Bush'u, iklim değişikliğiyle mücadele yolunda hem çok az şey yapmakla hem de çok gecikmekle suçladı. ABD'nin en büyük çevre örgütü olan Sierra Kulübü, George Bush'un çevre stratejisinin büyük oranda yetersiz olduğunu söyledi. Amerikan Senatosu'nun Çevre Komisyonu Başkanı Barbara Boxer'a göre de Bush'un stratejisi, karbon salımları tehlikeli düzey ulaşırken Amerika'nın buna seyirci kalması anlamına gelecek.
George Bush'un konuşmasına yurt dışından ilk tepki ise Güney Afrika'dan geldi.

Maliyet gerekçesi

Güney Afrika Çevre ve Turizm Bakanı Marthinus van Schalkwyk Bush'un konuşmasının "büyük hayalkırıklığı" yarattığını, ABD'nin savunduğu pozisyonun bu ülkeyi, dünya kamuoyunun büyük çoğunluğu karşısında yalnız bırakacağını söyledi. Başkan George Bush ise iklim değişikliğiyle mücadele konusunda hazırlanacak kötü bir yasanın, Amerikan ekonomisine ve ailelere maliyetinin çok fazla olacağını savunuyor. Aralık ayında Endonezya'nın Bali kentinde yapılan bir konferansa katılan 190 ülkenin temsilcisi, Kyoto Protokolü'nün yerini alacak "iklim değişikliğiyle mücadelede yeni BM anlaşması" görüşmelerinin bir yıl içinde başlatılmasını kabul etmişti.

İklim değişikliğine yol açtığı düşünülen sera gazlarının en büyük üreticisi olan ABD ise sera gazlarının 1990'daki düzeylerinin yüzde beş altına çekilmesini hedefleyen Kyoto Protokolü'nü uygulamaya koymamıştı. Kasım'daki başkanlık seçimlerinde Bush'un yerini almaya aday olan Cumhuriyetçi ve Demokrat siyasetçilerin üçü de bu alanda daha somut adımlar atılmasından yana.

15:56 Posted in 08-ÇEVRE | Permalink | Comments (0) | Email this

16/04/2008

'Deniz seviyesi hızla yükselebilir'

72280476384d2e0f2800e8fef99efa5a.jpg
İngiliz ve Finlandiyalı bilim adamları, dünyada yüzyıl sonuna dek deniz seviyesinin 1,5 metre yükselebileceğini söylüyor. Çalışmada son 300 yıldaki deniz seviyesi hareketleri izlendi. Bu, BM çatısı altında faaliyet gösteren Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) geçen yıl iklim değişiminin etkileri konusunda yaptığı tahminlerin önemli ölçüde üzerinde bir oran. Panelin tahminleri, deniz seviyesinin yüzyıl sonuna dek 150 santimetre değil, 28 ila 43 santimetre yükselebileceği şeklindeydi.

Yeni veriler ise Viyana'da düzenlenen Avrupa Jeolojik ve Coğrafi Bilimler Birliği'nin yıllık toplantısına sunuldu. Çalışma, İngiltere ve Finlandiya'dan bilim adamlarınca özel bir bilgisayar modellemesi yardımıyla yapıldı. Modelleme son 300 yıldaki deniz seviyesi hareketlerine dayanıyor. Bilim adamları, küresel çapta deniz seviyesinin muhtemelen önceden düşünülenden de çabuk yükseleceği, bunun sonucunda milyonlarca kişinin evlerini terk etmek zorunda kalabileceği uyarısında bulundu.

Buzul faktörü

Bu tahmine gerekçe olaraksa buzulların erimesi gösterildi. Uzmanlar özellikle Grönland ve Güney Kutbu'nda buz kütlelerinin geçmişte tahmin edilenden daha hızlı şekilde eridiğine dikkat çekiyor. Bu kütleler bütünüyle erirse bir kaç metrelik yükselme olacağına hemen herkes katılıyor fakat bunun yüzyıllar alacağı düşünülüyor. Bununla birlikte iklim değişimi üzerine çalışan çok sayıda bilim adamı daha önceki tahminlerde buzulların sürecin hızına etkisinin hesaba katılmadığını belirtiyor. Bu nedenle de Birleşmiş Milletler'in temel aldığı IPCC tahminlerinin aslında çok muhafazakar olduğunu düşünüyorlar. Son çalışmayı yürüten, Liverpool'daki Proudman Oşinografi Laboratuvarı uzmanı Svetlana Jevrejeva bu tahminlerinde yalnız değil.

Geçen yıl Alman uzman Stefan Rahmstorf da farklı yöntemler kullanarak benzer bir sonuca ulaşmış, 2100 itibariyle deniz seviyesindeki yükselmenin 0,5 metre ile 1,4 metre arasında olacağını kaydetmişti. Konu hakkında araştırmalar yapan Colorado Üniversitesi'nden Steve Nerem de "2100'de en az bir metrelik bir yükseliş göreceğimiz yolunda bolca kanıt var" diye konuştu. Bir metrelik bir yükseliş bile alçak rakımlı ülkeler, özellikle de Bangladeş için ciddi bir risk demek. Nüfus yoğunluğu açısından dünyanın en kalabalık ülkelerinden biri olan Bangladeş'in yüzde 90'ının rakımı bir metrenin altında.

Uzmanlar deniz önüne gelişmiş setler inşa etmeye yeterli ekonomik gücü ya da teknik imkanı olmayan ülkelerin de zorda kalabileceğini söylüyor. Dünya genelinde deniz seviyesi yılda ortalama 3 milimetre yükseliyor. Bu oran hayli ciddi bulunuyor.

13:09 Posted in 08-ÇEVRE | Permalink | Comments (0) | Email this

24/03/2008

Dünyanın sorunu su

9becf27858780e84edc07e12155cad78.jpg
12 yıla kadar her üç dünyalıdan ikisi ya çok az temiz su bulabilecek ya da hiç bulamayacak. Dünya nüfusunun iki milyarlık bölümü su sıkıntısı çekiyor. Bir milyar insan temiz içme suyu bulamıyor. Önümüzdeki 20 yılda bu rakamın ikiye katlanması bekleniyor. Su sıkıntısının büyümesinde en çok dünya nüfusunun artması rol oynuyor. Su sıkıntısı aynı zamanda suyun dağıtım ve paylaşılmasındaki dengesizliği de körüklüyor. İklim değişikliği de kurak bölgelerin daha da kuraklaşmasına yol açıyor. Stuttgart Üniversitesi Profesörlerinden Ulrich Rott su sıkıntısının
azaltılabilmesi için iki önemli soruna el atmak gerektiğini söylüyor: “Nüfus
yoğunluğunun düşük olduğu kırsal kesimlerin su ikmalini sağlamak son derece zor. Su şebekesi kurarak sıkıntıya ekonomik çözüm bulunması mümkün değil.”

Zengin ülkelerde de sıkıntı var


Almanya gibi zengin bir ülkede bile ücra bölgelerdeki mezraların temiz suya bağlanması son derece masraflı oluyor. Büyük yerleşim merkezleri dışındaki su sıkıntısı kentleşmeyi ve metropollerin gecekondularla kuşatılmasını hızlandırıyor. Sorunun ikinci ayağı da büyük şehirlerde: “Mega kentleşme ve nüfusun dar bölgelerde yoğunlaşması yüzünden su yetmiyor ve suyu çok uzaklardan şehirlere taşımak gerekiyor. Muazzam altyapı yatırımı gerektiren su nakliyatında, şehre taşınan suyun tasfiyesi ise ihmal ediliyor. Kanalizasyon suyunun doğaya boşaltılmadan önce iyice arındırılması gerekiyor. Bu iki büyük su problemi dünya nüfusunun üç milyarlık bölümü için hala halledilebilmiş değil.”

Bundan 30, 40 yıl öncesine kadar büyük Alman şehirlerinin atık suyu temizlenmeden nehirlere boşaltılıyordu. Bütün dünyadaki su projeleri için yılda 350 milyon euro’luk kalkınma yardımı yapan Almanya’da teknolojinin tek başına yeterli olamayacağı biliniyor: “Bazı dinlerde su Allah’ın lütfu sayılır ve her kulun bu bereketten bedava yararlanma hakkı olduğuna inanılır. Ama suyun tüketiciye ulaştırılması için gereken altyapıyı Allah bağışlamaz, insan büyük masraflara girerek kurar. Bu sistemin idari yapıya, işletmeciliğe ve yasal düzenlemelere ihtiyacı vardır. Almanya yüz yıldır mükkemmel bir sisteme sahip. Ama dünyanın bir çok bölgesi böyle bir yapılanmadan yoksun.”

Kalkınma yardımı ilişkisi

Stuttgart Üniversitesi, içme suyu ve kanalizasyon şebekesinin teknik ve işletmecilik yönlerini barındıran fakültelerinde kalkınma halindeki ülkelerden gelen uzmanları yetiştiriyor. Aynı zamanda kalkınma yardımlarının sanayi ülkelerindeki kötü tecrübelerden ders alması da gerekiyor. Sulama tesislerinin Aral Gölü’nün kurumasına yol açması, Hindistan’daki yeraltı sularının sürekli seviye kaybetmesi ya da Çin’deki dev barajlar inşa edilmesinin yol açtığı ekonomik ve sosyal problemleri teknik imkanlarla ortadan kaldırmak mümkün değil. Potsdam İklim Araştırmaları Enstitüsü’nden Dieter Gerten tekniğin son derece ihtiyatlı kullanılması gerektiği görüşünde: “Su ikmali, sulama ve nehir yataklarının yer değiştirmesi gibi büyük projelerde son derece dikkatli olunmalı ve önce mevcut tesislerin randımanını arttırmaya çalışılmalı. Kurak arazilerde daha ılımlı metodlara başvurulmalı ve örneğin toprağı modern yöntemlerle işleyerek bitkinin su ihtiyacını düşürme yolları aranmalı. Yani daha az suyla daha fazla biyolojik kütle üretilebilmeli.”

Cajo Kutzbach

11:18 Posted in 08-ÇEVRE | Permalink | Comments (0) | Email this

19/03/2008

Buzulların erime hızı artıyor

94ac9eb65a3676a72aa7b645b924f991.jpg
İklim ısınması yüzünden buzulların erime hızının arttığı bildirildi. Son çalışmalara göre buzulların erime hızı artıyor. BM Çevre Programı tarafından yayınlanan araştırma, buzulların ortalama erime oranının, 2004-2005 dönemiyle 2005-2006 dönemi arasında neredeyse iki kat arttığını gösterdi.

Bu tespit, merkezi Zürih'te bulunan Dünya Buzullarını İzleme Bürosu'nca gözlem altında tutulan 9 dağ zincirindeki 30 buzul incelenerek yapıldı. Araştırmaya göre, buzullar 1980'den bu yana ortalama 11.5 metre inceldi. Referans olarak alınan buzulların sadece yüzde 4'ünün kalınlığı arttı. En fazla Norveç'teki Breidalblikkbrea buzulu eridi.

2005'te sadece 30 cm eriyen buzul, 2006'da 3,1 metre inceldi. İncelenen diğer buzullar da değişik oranlarda inceldi. Durumu değerlendiren DBİB Başkanı Profesör Wilfried Haeberli, "Erime eğiliminin arttığı görülüyor" dedi.
Bir BM yetkilisi de milyonlarca insanın içme suyu, tarım, sanayi ve elektrik enerjisi üretimi açısından bu doğalsu kaynaklarına doğrudan ya da dolaylı olarak bağımlı olduğuna işaret etti ve buzulların yok olmasının büyük sorun yaratacağı uyarısında bulundu.

11:41 Posted in 08-ÇEVRE | Permalink | Comments (0) | Email this

10/03/2008

Zenginliğin yüzde biri bile çevre sorununu çözer

cce1fd94e8265cb2c1adc96341a81de1.jpg
AA

OSLO - Dünyadaki devletlerin, gayri safi iç hasılalarının sadece yüzde birini harcayarak birçok çevre sorununu ortadan kaldırabileceği bildirildi. OECD Genel Sekreteri Angel Gurria’nın açıkladığı “2030’a Doğru Çevre” başlıklı raporunda, ülkelerin elde ettikleri zenginliklerin yüzde birlik kısmının bu mücadeleye ayrılması halinde, 2030 yılına kadar çevre sorunlarının azalacağı, nemelazımcılığın bedelinin ise çok daha büyük olacağı görüşü dile getirildi.
Haberin devamı


Oslo’da açıklanan rapora göre; iklim, biyolojik çeşitlilik, su ve insan sağlığı gibi temel konularda bir dizi tedbir alınması şart. OECD Sekreteri, raporu açıklamak için düzenlediği basın toplantısında, “Tedbirlerin maliyeti yüksek sayılmamalı. Bu, vurdumduymazlığın daha sonra yol açacağı sonuçların bertaraf edilmesinden çok daha ucuza gelecek. Maliyet-kar dengesi olumlu. Ahlaki, sosyal ve siyasal sonuçlarını bir tarafa bıraksak bile, çevreyle bir an önce ilgilenmeye başlamak sırf ekonomi bakımından bile iyi fikir...” dedi.

Çevre sorunlarıyla mücadelede özellikle azotdioksit ve kükürtdioksit emisyonunun azaltılmasını ve sera etkisine yol açan karbon gazlarının sınırlandırılmasını tavsiye eden OECD raporuna göre, bu mücadelenin maliyeti 2030 yılında gayri safi iç hasılanın yüzde birini ancak geçecek.

Genel Sekreter Gurria, “Düşman belli. Adı karbon. Onu yenmeliyiz” diye konuştu ve çevre kirliliğine en fazla yol açan sektörlerde enerji kaynaklarının daha akılcı şekilde kullanılması ve uluslararası eşgüdümün geliştirilmesi gerektiğine işaret etti.

11:26 Posted in 08-ÇEVRE | Permalink | Comments (0) | Email this