15/08/2008

Robotunuzu nasıl istersiniz?

106913724d6bbd74faa853ea964d01b2.jpg
Deutsche Welle, ajanslar

Fareden alınan sinir hücrelerinden meydana getirilen beyne sahip robot yapıldı. Yeni robot, "insan gibi düşünen ve öğrenen" robot üretmede önemli bir aşamayı meydana getiriyor. İngiltere'deki Reading Üniversitesi'ndan Kevin Warwick başkanlığındaki ekip, "Gordon" adı verilen robotun beyninin fareden alınan sinir hücrelerinden meydana getirildiğini, önce solüsyona koyulan sinir hücrelerinin, daha sonra 60 kadar elektrottan oluşan bir "düzeneğe" yerleştirildiğini belirtti.

Bilgisayar değil biyolojik beyin


24 saat sonra bağlantıların meydana geldiğini ve normal beyin gibi bir "ağın" oluştuğunu belirten araştırmacılar, bunun sonucunda beynin robotu denetleyebildiğini söylediler. Amaçlarının "bilgisayar beynine" göre biyolojik beyinde anıların nasıl arşivlendiğini anlamak olduğunu belirten ekibin başındaki Warwick, tekrarlatarak robota bazı şeylerin öğretilebildiğini, şimdi amaçlarının robota bazı davranışları öğretmek olduğunu ifade etti.

Uzayın derinliklerinde yuva arayan genç bir robotun öyküsünün anlatıldığı Wall.E filminin başkahramanı Wall.E'ye benzeyen "Gordon"ın, duvara çarptığında beyninin bir uyarı aldığı ve robotun edindiği alışkanlıkla "engeli aşabildiği" kaydedildi.

Alzheimer tedavisine de ışık tutuyor

Çalışmaları Alzheimer, Parkinson gibi sinir hastalıklarının tedavisine, anıların nasıl depolandığına ve bu anıların nasıl güçlendirilebileceğine de ışık tutan ekibin başındaki Warwick, "Gordon'un beyni, insan beyninde ne olup bittiğinin basitleştirilmiş hali. Ancak Gordon'un beynine bakabiliyor, onu denetleyebiliyoruz" dedi. Warwick, ayrıca şu an Gordon'un beyninde 50 bin ile 100 bin sinir hücresinin aktif olduğunu tahmin ettiklerini, farede bu sayının yaklaşık bir milyon, insandaysa yaklaşık 100 milyar olduğunu ifade etti. Dünyada bu gibi biyolojik beyinler üzerinde çalışan 4-5 ekibin olduğunu söyleyen Warwick, ancak daha önce deneyim ve alışkanlıkla öğrenme konusunda çalışan bir gruba rastlamadığını da vurguladı. "Gordon" için insan sinir hücrelerinin kullanılması konusundaysa Warwick, "engellerin bulunduğunu, bunun teknikten çok etik bir sorun olduğunu söyledi.

13:28 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

14/08/2008

Doğum kontrol hapı ve aşk

8c37cff2fffa5f768504d089922093d6.jpg
Martin McGrath / BBC bilim muhabiri

İngiltere'de yapılan bir araştırma, doğum kontrol hapının kadınların eş seçimini etkileyebileceğini ortaya koydu.
Liverpool'daki bilim adamları, bu hapların kadınların doğal koku duyularını değiştirebildiği ve genetik olarak uyumsuz eş seçimleri yapmalarına yol açabildiği bulgusuna ulaştı. Bilim adamları kadın doğasının, genetik olarak kendisine benzemeyen erkekleri çekici bulduğuna inanıyor. Evrimsel anlamda aslında bu seçim faydalı.


Çünkü bu, çocukların daha geniş bir gen yelpazesini miras almalarını ve daha güçlü bağışıklık yapılarına sahip olmalarını sağlıyor. Cazibede kilit rolü oynayan ise koku. Uzmanlar, eş seçiminin neredeyse kokusuz sayılabilecek kimyasal sinyaller olan feromonlar tarafından belirlendiğini söylüyor. Ancak ortaya çıkan bu yeni veriye göre, doğum kontrol hapı bu sistemi altüst ediyor; kadınlar kendilerininkilere benzer genlere sahip eşler seçebiliyor. Bu durum da kısırlık sorununa ve düşüklere yol açabiliyor.

11:13 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

12/08/2008

Görünmezliğe bir adım daha yaklaşıldı

4d3ee4fb528fb0779627e51207d01d8a.jpg
Amerikalı bilim adamları, insanları görünmez kılan malzemeler geliştirmeye bir adım daha yaklaştıklarını açıkladılar. Berkeley'deki California Üniversitesi'nden uzmanlar, nanateknolojiyle, üç boyutlu cisimler etrafındaki ışığı bükerek, bunları görünmez kılan bir malzeme ürettiklerini söyledi. Nanoteknolojide mikroskopik büyüklükte malzemeler kullanılıyor.

Araştırmayı yürüten uzmanlar, bu yöntemle bir gün insanları görünmez yapan pelerinlerin üretilebileceğini kaydettiler. Dr. Xiang Zhang başkanlığındaki ekip, araştırmalarının sonuçlarını Nature ve Science adlı bilim dergilerinde yayımladı. Uzmanlar "Yeni sistem suyun kayaların üzerinden akması gibi çalışıyor" diyor.

Çünkü ışık nesne tarafından ne emiliyor ne de yansıtılıyor. Işık sadece arkadan görülebildiği için nesne görünmez oluyor. Amerika Birleşik Devletleri hükümeti tarafından finanse edilen projenin günün birinde askeri amaçlı olarak kullanılabileceği, bu kapsamda düşman topraklarına sızan görünmez tankların üretilebileceği belirtiliyor.

09:32 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

08/08/2008

AB kendiliğinden sönecek sigara geliştiriyor

4519a6538009f15e5ebb892d0b092ac0.jpg
Anne-Sophie Legge

Sigara alışkanlığından vazgeçemeyenler, yakında sigaralarını daha çabuk içmek zorunda kalacak. Kendiliğinden sönen sigaraların 2011 yılında Avrupa pazarına sürülmesi bekleniyor. Sigara Avrupa Birliği ülkelerinde artık yangınlara neden olarak gösterilemeyecek. Çünkü Avrupa Birliği söndürülmeyen ya da bir süreliğine kendi halinde yanmaya bırakılan sigaraların neden olduğu yangınları önlemek amacıyla "içilmediğinde kısa süre içinde kendiliğinden Sigaradan dolayı çıkan yangınlar can alıyorsönecek" sigara üretimiyle ilgili standartlar üzerinde çalışıyor.


Halkalar sigarayı söndürecek

Kendiliğinden sönen sigaraların içine bitkisel katkı maddelerinden oluşan ince halkalar konulacak ve yanmayı yavaşlatan bu halkalar, otuz saniye kadar içe çekilmemesi halinde sigarayı söndürecek. Avrupa Birliği Komisyonu sözcüsü Ton Van Lierop, komisyonu önlem almaya iten nedenleri şöyle açıkladı: "14 Avrupa ülkesi ile İzlanda ve Norveç'te yapılan araştırmalar her yıl sigaradan dolayı 11 bin yangın çıktığını ortaya koydu. Bu yangınlarda ortalama 520 kişi hayatını kaybediyor. Kendiliğinden sönen sigaralar güvenliği arttıracak ve pek çok hayat kurtaracak."

Yeni sigaralar hayat kurtaracak

Avrupa Birliği Komisyonu sözcüsü Ton Van Lierop Alman Die Welt gazetesine yaptığı açıklamasında, AB Komisyonunun yeni sigaranın standartlarına ilişkin çalışmalarını sürdürdüğünü, komisyonun bu standartları en geç üç yıl içinde uygulamayı amaçladığını belirtti. AB Komisyonunun tüketiciyi korumadan AB Komisyonunun tüketiciyi korumadan sorumlu üyesi Meglena Kuneva
sorumlu üyesi Meglena Kuneva da kendiliğinden sönen AB Komisyonunun tüketiciyi korumadan sorumlu üyesi Meglena Kuneva sigaranın piyasaya sürülmesiyle birlikte AB'de yılda en az iki bin kişinin hayatının kurtarılabileceğini söyledi.

Sigara içenler tereddütlü

Kanada, Avustralya ve Amerika Birleşik Devletleri'nin bazı eyaletlerinde sigaralar şimdiden kendiliğinden sönebilecek şekilde üretiliyor. Tüketiciler Avrupa Birliği ülkelerinde de bu uygulamaya geçilmesini memnuniyetle karşılıyor, ancak sigara içenlerin bazı tereddütleri de yok değil. Örneğin sigara bir sigara tiryakisi tereddütlerini "sigaranın durmadan sönmemesi gerekir. Yoksa sigarayı sürekli yeniden yakmak zorunda kalırım ve bu benim işte verdiğim arayı kısaltır" sözleriyle açıklıyor.

Sigara fiyatları yükselmeyecek

Tüketiciler, sigaranın sürekli olarak sönmesindense, sigara kullanıcılarının daha dikkatli olmasının daha iyi bir çözüm olacağı görüşünde. Tüketicilerin bir diğer endişesi de bu uygulamanın sigara fiyatlarını yükseltmesi. AB Komisyonu'nun tüketiciyi korumadan sorumlu üyesi Meglena Kuneva yeni standartların sigara fiyatlarında fiyatında artışa sebep olmaması gerektiğini ifade etti. Avrupa Birliği Komisyonu Sözcüsü Van Lierop da yeni uygulamanın maliyetinin çok düşük olacağını ve sigara fiyatlarında herhangi bir değişikliğe yol açmayacağını belirtti.

Sigaranın içine yerleştirilecek halkacıklar, sigaranın tadını da etkilemeyecek. Bu nedenle, büyük tütün firmaları da bu uygulamaya destek vermesi bekleniyor. Kendiliğinden sönen sigaraların Avrupa Birliği ülkelerinde 2011 yılında piyasaya sürülmesi bekleniyor.

10:49 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

05/08/2008

Maymun türleri yokoluyor

d787715b54dfbe6580e727d428838c84.jpg
Kapsamlı bir araştırma dünyadaki maymun türlerinin yüzde 48'inin yokolma tehdidiyle karşı karşıya olduğunu ortaya koydu. Asya'da maymun türlerinin yüzde 70'i tehdit altında. Soyu tükenen canlı türleriyle ilgili çalışmalar yürüten bir örgüt tarafından hazırlanan rapora göre, genel adıyla primatlar olarak da tanımlanan bu türlerin karşı karşıya olduğu en büyük tehdit ise içinde yaşadıkları tropik ormanların yangın ya da kesimlerle yokolması.

IUCN Red List of Threatened Species (Soyu tükenmekte olan türler listesi) adlı örgüt dünya çapında memeli hayvanlarla ilgili yapılan bu en kapsamlı araştırmanın ayrıntılı sonuçlarını Ekim ayında açıklayacak. Primatları tehdit eden diğer faktörlerin başında ise yenmek üzere insanlar tarafından avlanmaları geliyor. Yüzlerce uzmanın katkıda bulunduğu araştırma dünya çapında varlığı bilinen 634 tür ve alt türden yüzde 11'inin yokolmanın eşiğinde, yüzde 22'sinin tehdit altında, yüzde 15'inin ise tehlike sınırında olduğunu ortaya koydu.
62a3d68c89d5856a387ebbadcb57e15c.jpg
Asya primatların durumunun en kötü olduğu kıta. Türlerin yüzde 71'inin yokolma tehdidiyle karşı karşıya olduğu saptandı. Tehlikedeki türlerin en çok yaşadığı beş ülke de yine Asya kıtasında. IUCN yetkilileri bu araştırmanın şu ana kadar herhangi bir canlı türüyle ilgili en karamsar bulgulara ulaştığına dikkat çekiyorlar. Örgütün Türler Programının başkan yardımcısı Christophe Vie, "bunlar yaşam süresi uzun hayvanlar, dolayısıyla yokolma sürecini tersine çevirmek de zor oluyor" diyor.

10:45 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

04/08/2008

AIDS'ten kaçarken kansere yakalandık

3f6710ba93fa18a88cb4be649075cd10.jpg
Deutsche Welle, ajanslar

AİDS, dünyada en iyi tanınan, ancak aynı zamanda en karmaşık ve elle tutulamayan virüs. Terapisi sert ilaçlarla yapılan AİDS’in başka hastalıkların önünü açması uzmanları düşündürüyor. BM AIDS ile mücadele kuruluşu UNAIDS’in raporuna göre 2007 yılı itibariyle dünyada Edinilmiş Bağışıklık Yetmezliği Sendromu’na yakalanmış insanların sayısı 33 milyon. Hastalıkla yoğun mücadelenin, ölümlerde üst üste ikinci yıl UNAIDS'in raporuna göre 2007 yılında hastalığa yakalananların sayısı 33 milyon
azalmaya yol açtığı da vurgulanıyor UNAIDS'in raporuna göre 2007 yılında hastalığa yakalananların sayısı 33 milyonraporda. AIDS’ten ölenlerin sayısı 2006 yılında 2 milyon 100 bin kişiyken, 2007 yılında 2 milyon kişi olarak tahmin ediliyor. Hastalığa yeni yakalananların sayısı ise 2001 yılında 3 milyonken 2007’de 2 milyon 700 bine geriledi.


En çok Afrika’yı vuruyor

Sahra’nın güneyi, hastalığın en yoğun olarak görüldüğü bölge olmayı sürdürüyor. AIDS vakalarının yüzde 67’si ve ölümlerin yüzde 72’si bölgede gerçekleşiyor. Paris merkezli Pasteur Enstitüsü’nden araştırmacı Francoise Barre-Sinoussi, HIV’in dünyada en iyi tanınan, ancak aynı zamanda en karmaşık ve elle tutulamayan virüs olduğuna dikkat çekiyor: “HIV virüsü ile ilgili kazandığımız bilgiler, yine de günümüzde güvenilir AIDS testleri yapabilmemizi sağladı. Ayrıca hastalığı iyileştiremesek de tedavisini yapabilecek durumdayız. Tedavi, hastanın göreceli olarak normal bir yaşam sürdürmesini sağlıyor. Ancak terapi, çoğu vakada olduğu gibi uzun süreli olarak çok güçlü ilaçlar kullanılması nedeniyle başka sorunlara da yol açabiliyor. Tedavinin masrafları konusunda da büyük ilerlemeler kaydedildi.”

HIV virüsü taşıyanlar azaldı, ama…

Ancak HIV virüsü taşıyanların sayısında hafif bir azalma kaydedilmesine rağmen, Almanya, İngiltere, Avustralya, Çin, Rusya ve Ukrayna gibi ülkelerde yeni enfeksiyonlarda yaşanan artış dikkat çekiyor. Araştırmacı Françoise
Barre-Sinoussi: “Birkaç yılda Afrika’da, Asya’da, ama aynı zamanda Doğu Afrika'da Sahra'nın güneyi AİDS'in en yoğun görüldüğü bölge olmayı sürdürüyor. Avrupa’da, şu an Fransa’da gözlemlediklerimizi göreceğiz. AIDS, çok sert ilaçlarla tedavisi yapılan kronik bir hastalık haline geldi. Bunun sonucu olarak hastalarda kanser gibi diğer hastalıklar ortaya çıkıyor. Bu tür yan etkilerin hesabını şimdiden yapmak gerek. Güneydeki ülkeler hazırlıklı olmalı”

Yoksul ülkelerde hastalıkla mücadele için 2007 yılında on milyar dolar harcandı. Ancak hala sekiz milyar doları aşkın kaynağa ihtiyaç var. BM raporunda, ilaç kullanımını artırabilmek için mali kaynağın 2010 yılına kadar yüzde 50 artırılması gerektiği belirtiliyor.

10:36 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

23/07/2008

Doktorlara yeterlilik sınavı

e72a6a089631723c0f6bcc50b4d52e86.jpg
Times gazetesi İngiltere sağlık sistemine ilişkin bir haberi manşetten kullanıyor. Buna göre yakında ülkede "tüm doktorlar periyodik olarak yeterlilik sınavına girebilir."

"Times gazetesinin edindiği bilgiye göre, son 150 yılın en büyük tıbbi düzenleme reformu uyarınca, İngiltere'de görev yapan 150 bin doktorun tamamı, yetkin olmayanların ayıklanması amacıyla yıllık incelemelere tabi tutulacak."

"Bugün yayımlanan planlara göre aile doktorları, uzman doktorlar ve özel pratisyenler ruhsatlarını her beş yılda bir yenilemek zorunda olacaklar."

10:24 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

22/07/2008

PROSTAT KANSERİNE İLAÇ...

3a5e7231b77e78b84b316b842f9f1c22.jpg
Son 70 yıl içinde prostat kanserinin, kemoterapiye dayanıklı öldürücü türüne karşı geliştirilen en etkili ilaç üç yıl içinde piyasaya çıkacak. Abiraterone hastaların yüzde 80'inde iyileşme sağlıyor. Kanser Araştırmaları Enstitüsü, hap şeklindeki ilacın iki ila üç yıl içinde piyasaya sunulabileceğini umuyor. 1200 hasta üzerindeki kapsamlı bir klinik deney halen devam ediyor ve bunu yeni deneylerin izlemesi bekleniyor.

Prostat kanseri erkekler arasında en yaygın kanser türü. İngiltere'de her yıl 10 bin erkek prostat kanserinin en saldırgan ve ölümcül türüne yakalanıyor. Bu kansere testosteron gibi testislerde üretilen seks hormonlarının yol açtığı düşünülüyor. Tedavi de şu anda erkeklerde yumurtalıkların bu hormonları üretmesi engellenerek yapılıyor.

Ama yapılan araştırmalar sadece testis değil vücudun farklı yerlerinde üretilen her türlü seks hormonunun kanseri ilerlettiğini ortaya koydu. Abiraterone adlı ilaç işte bütün bu hormonların üretimini engelliyor. Clinical Oncology adlı kanser araştırmaları dergisinde yayımlanan son çalışma, iyice ilerlemiş ölümcül prostat kanseri 21 hasta üzerinde yapılmış ama dünya çapında 250 hastadan gelen verileri de içeriyor.

İlacın hastaların çoğunda, kanserli tümörlerde kayda değer bir küçülme ve kanser tarafından üretilen prostat spesifik antijen adlı proteinde azalmaya yol açtığı saptanmış. Deneylere katılan ve iki ila ikibuçuk yıl izlenen hastaların çoğu ilacı almaya başladıktan sonra yaşam kalitelerinde önemli bir düzelme olduğunu söylüyor. Hastaların bir kısmı, hastalığın kemiklerine yayılmasından kaynaklanan ağrılar için aldıkları morfini de kesmeyi başarmış. İlacın göğüs kanseri hastalarının tedavisinde de kullanılabilmesi umuluyor. Halen deney aşamasında bulunmasına rağmen uzmanlar abiraterone'un kanser tedavisinde yeni bir umut yarattığında hemfikir.

12:27 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

17/07/2008

Afrikalıların genetik talihsizliği

13e4ea8533809ed7be6137310319fda7.jpg
Jane Dreaper / BBC Sağlık Muhabiri

Bilimsel bir araştırma, Afrika kökenli insanların, AİDS'e yol açan HİV virüsüne yakalanma riskinin genetik nedenlerle daha yüksek olduğu sonucuna vardı. Uzmanlar, Afrikalıları sıtmaya karşı dayanıklı kılan genetik evrimin, onları HİV'e karşı daha zayıf kıldığını söylüyorlar. Güney Afrika ülkelerinde 25 milyon insan HIV virüsü taşıyor ve uzmanlar bunların yüzde 11'inin genetik risk unsuruna bağlanabileceğini düşünüyor.


"Cell Host and Microbe" adlı sağlık dergisinde yayımlanan araştırmada, uzmanlar "Duffy" adı verilen ve kanı HİV virüsünden koruyan bir protein üzerinde yaptıkları deneyleri aktarıyorlar. Genetik farklılaşma sonucu Afrikalıların yüzde doksanının alyuvar hücrelerinin yüzeyinde, bu protein bulunmuyor.

'Değişimin nedeni sıtma '

işte bu nedenle HİV virüsüyle karşı karşıya geldiklerinde diğer insanlara göre virüsü alma riskleri çok daha yüksek. İlginç bir nokta da şu. Afrikalıların genetik yapısındaki bu farklılaşma, uzun bir zaman dilimi içinde meydana gelmiş uzmanlara göre. Bu değişimin sebebi ise, Afrikalıların vücutlarının, kendilerini bir başka ölümcül hastalık olan Sıtmaya karşı korunmak için gösterdiği evrim. Araştırma Afrika kökenli amerikalılar üzerinde yapılmış ama uzmanlar bulguların afrika kökenli tüm toplumlar için geçerli olduğunu söylüyorlar.

15:44 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

16/07/2008

Aya seyahatte Çin, ABD'yi sollayabilir

45c47e1bee7e3235f054e0db3a115497.jpg
Paul Rincon / BBC Bilim muhabiri

Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA'nın Başkanı, Çin'in ABD'den önce aya astronot gönderebileceği tahmininde bulundu. Çin, 1970'lerden beri bir uzay programına sahip. 2003 yılında da uzaya insan gönderen üçüncü ülke olmayı başardı. O günden bu yana Çin uzay çalışmalarına iyice hız verdi. Öyle ki artık NASA, Çin'in, isterse on yıl içinde aya insan gönderebilecek teknolojik düzeye geldiğini düşünüyor.


ABD Başkanı George Bush, Amerikan Ay Projesinin yeni hedeflerini 2004 yılında açıklamıştı. 2005 yılından beri Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi Başkanlığını yürüten Doktor Michael Griffin, kendilerinin 2020'de gerçekleştirmeyi planladığı aya yeniden insanlı uzay aracı gönderme projesini Çinlilerin çok daha önce hayata geçirebileceğini söyledi. Ama Doktor Griffin, BBC'ye verdiği mülakatta, uzay çalışmalarını bir rekabet değil, iş birliği zemini olarak gördüğünün işaretlerini verdi.

Griffin, "Çekişmek yerine nerelerde iş birliği yapabileceğimizi bulmaya çalışmak bence daha iyi olacaktır." dedi. İlk Amerikan-Sovyet insanlı uzay projesinin 1975 yılında, yani Soğuk Savaş gerginliği doruktayken gerçekleştiğini hatırlatan Griffin, bundan 18 yıl sonra da ortak uluslararası uzay istasyonu projesinin hayata geçirildiğini belirtti.

Çin, aya ne zaman taykonot göndereceği konusunda bir açıklama yapmış değil ama bazı gözlemciler bunun er geç gündeme geleceği görüşünde. NASA Başkanı Doktor Griffin de insanlığın, uzay araştırmalarının sınırlarını zorlaması gerektiğini savunuyor.

Başı çeken ülke hangisi olursa olsun...

14:28 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

Periyodik tablo internette 'canlandı'

cd18b1a029315148ada8403e151f1efc.jpg
İngiltere'de bir üniversite kimyaya olan ilgiyi artırmak için daha önce denenmiş bir yönteme başvurdu. Nottingham Üniversitesi'nden bir araştırma ekibi, periyodik tabloda yer alan her bir elementin görüntülerini içeren deyim yerindeyse bir "video tablosu" hazırladı. 118 elementten oluşan periyodik tabloda her bir element resmi üzerine tıklandığında görüntüler izlenebiliyor ve uzmanlardan ayrıntılı bilgi alınabiliyor.

Videolar, internette paylaşım sitesi You Tube üzerinden de izlenebiliyor. Video kayıtların özelliği, bazıları sınıf ortamında yapılamayacak deneyleri de içermesi. Ayrıca bilim adamları da kişisel deneyimlerini paylaşıyor ve elementlerin pek fazla bilinmeyen ve ilgi çekici özelliklerini anlatıyorlar.

Projenin ardındaki ekip, Temmuz ayı sonuna kadar periyodik tablodaki tüm elementlere ilişkin videoları tamamlamayı umduklarını belirtiyorlar. Projede yer alan profesörlerden biri oyun yazarı ve film yönetmeni Stephen Poliakoff'un kardeşi Martyn Poliakoff.

14:27 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

25/06/2008

Phoenix günlüğü: Analiz işlemi sürüyor

fd7f97b83f7ac088b2ab300f8f7412c8.jpg
NASA'nın 4 hafta önce Mars'a indirdiği ve kısa bir süre önce Kızıl Gezegen'deki suyun kanıtlarını bulmayı başaran Phoenix (Zümrüdü Anka Kuşu) uzay aracı, Mars toprağını analiz etmeyi sürdürüyor. Phoenix programını yürüten bilim adamlarının, "Pamuk Prenses" adını verdiği çukurdan, robot koluyla aldığı bir kepçe toprağı optik mikroskoba koyan uzay aracı, bugün bu numune üzerinde analizler yapıyor. Phoenix, daha sonra robot kolunu, aynı toprak örneğinden bir miktarını bir başka analiz bölümüne koymak ve Kızıl Gezegen'deki ilk ıslak kimyasal deneyini yapmak için konumlandıracak.
Uzay aracının henüz kullanılmayan ıslak kimyasal deney laboratuvarı, Dünya'da bahçe topraklarının analiz edildiği gibi, Mars toprağının tuzluluk, asitlik ve diğer karakteristik özelliklerini test etmek üzere tasarlandı. Phoenix'in ıslak kimyasal deney laboratuvarı, Microscopy, Electrochemistry and Conductivity Analyzer (Mikroskopi, Elektrokimya ve İletkenlik Analizcisi) veya MECA adı verilen analiz aletinin bir parçası.

Phoenix programına başkanlık eden Arizona Üniversitesi'nden Peter Smith ve ekibi ile projenin ortakları, NASA'nın Pasadena'daki Jet Motorları Laboratuvarı ile Denver'daki Lockheed Martin'de görevli bilim adamları, öncelikle, uzay aracının bulduğu donmuş suyun, Mars'ın uzun tarihinin bir noktasında eriyerek, yaşam dostu bir çevre yaratıp yaratmadığı sorusunu çözmeye çalışıyorlar. Programa ayrıca, Kanada Uzay Ajansı, İsviçre'nin Neuchatel Üniversitesi ile Danimarka'nın Kopenhag ve Aarhus üniversiteleri, Almanya'nın Max Planck Enstitüsü ve Finlandiya Meteoroloji Enstitüsü katkı sağlıyor.

11:14 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

19/06/2008

Anka kuşu Mars’ta su peşinde

7d323c5659e8d1f5454204d994d885e2.jpg
NASA'nın 3 hafta önce Mars'a gönderdiği Phoenix uzay aracı, Kızıl Gezegen'in kuzey kutup bölgesindeki su arayışını, bilim adamlarının "Harikalar Diyarı" adını verdiği yeni bir bölgeyi kazarak sürdürüyor. Bilim adamları, Mars'ın Dünya'nın kuzey kutup bölgesi gibi poligonal (çok köşeli) özellikler taşıyan bu kesiminden, robot koluyla ilk toprak numunesini alan Phoenix'in deneme için yeni kazdığı çukura da "Pamuk Prenses" adını verdiler. Kızıl Gezegen'de 23. Mars gününe giren uzay aracının, öngörülenden daha fazla veri depolaması durumunda ne yapacağını görmek isteyen NASA mühendisleri, 2 Mars gününden önce yeni bilimsel faaliyet planlamıyorlar.
NASA'nın web sitesinde yer alan bilgilere göre, Phoenix'in robot kolu, Mars toprağında "Dodo-Goldilocks" adı verilen bölgede kazdığı ilk çukurda görülen ve buz ya da tuz olduğu sanılan beyaz materyale, yeni kazdığı çukurda henüz ulaşmadı. Yeni çukurdaki toprağın tam bilim adamlarının beklediği ve istediği gibi olduğu belirtilirken, poligon özellikli arazide yer alan Pamuk Prenses çukurundaki muhtemel beyaz materyalin daha kalın bir toprak tabakasının altında bulunduğu tahmin ediliyor. Phoenix'in poligon özellikli arazinin merkezinin köşesinde bulunduğu belirtildi. Deneme amaçlı açtığı yeni çukurun derinliği şimdilik sadece 2 santimetre. Ekip, en az 1 gün boyunca çukuru daha derin kazmayı planlıyor.
09d0034c42221af1013d551901d4e5a1.jpg

Henüz su izine rastlanmadıEkip, Pamuk Prenses çukurundaki toprağın yapısını inceledikten sonra, poligonun merkezinde açılacak üçüncü çukurdan ne örneği toplayacağına karar verecek. NASA'nın belirttiğine göre, uzay aracının 8 minyatür toprak numunesi ısıtma fırınlarının (Thermal and Evolved-Gas Analyzer-TEGA-Termal ve Gelişkin Gaz Analizcisi) ilkinde, ilk alınan toprak örneklerinin analiz işlemi sürüyor. Phoenix'in, Kızıl Gezegen'in kuzey kutbundan aldığı ilk toprak örneğinde su izine rastlanmadığını belirten bilim adamları, uzay aracının robot kolunun toprağı daha derin kazması gerektiğine inandıklarını açıklamışlardı. Phoenix programında görev yapan ve uzay aracının 8 adet toprak numunesi ısıtma fırınından (Thermal and Evolved-Gas Analyzer-TEGA-Termal ve Gelişkin Gaz Analizcisi) sorumlu William Boynton, son birkaç günde Mars toprağından alınan numunenin 8 fırından birinde, ilkinde 95 derece, ikincisinde 350 derece ısıtıldığını belirterek, "Ama eriyen buz bulunamadı, toprakta su izine rastlamadık" demişti.

İlk denemede su izine rastlanmamasından ötürü hayal kırıklığına uğramadıklarını söyleyen araştırmacılar, henüz su izine rastlanmasa da, uzay aracının, Mars yüzeyine çok yakın olduğuna inanılan buzu ortaya çıkarmak için doğru yerde olduğuna inandıklarını belirtmişlerdi.

Mars toprağı 8 santimetre derinliğinde kazıldı

Phoenix'in yaklaşık 2,5 metre uzunluğundaki robot kolu Dodo-Gildolocks denilen bölgede toprağı sadece 5 ila 8 santimetre derinlikte kazdı. Mars programının sorumluları, buz katmanının büyük olasılıkla biraz daha aşağıda olduğuna ve robot kolun toprağı daha derin kazması gerektiğine inanıyorlar. Uzay aracının robot kolundan sorumlu baş bilimci Ray Arvidson, Phoenix'in poligon (çok köşeli) özellikli bir arazi şeklinin üzerinde bulunduğunu düşündüklerini belirterek, derin olmayan çukurlarla çevrili küçük tepeciklerden oluşan poligon arazi şekillerinin Dünya'nın Kuzey Kutbu'nda görüldüğünü ve buna yüzey altındaki buzun neden olduğunu kaydetmişti Arvidson, "Mars'ta belki de bu bir buz dağının ipucu olabilir" diyerek, Kızıl Gezegen'de su bulma umutlarını dile getirmişti.

Phoenix'in TEGA fırınlarının 1800 dereceye dek ısıtabilecek şekilde tasarlandığını, çünkü değişik elementlerin değişik ısılarda yandıklarını belirten uzmanlar, gelecek haftalarda yapılacak testlerin, suyun bizzat kendisi bulunamasa da minerallerle iç içe suyun ortaya çıkarılmasına yardımcı olmasının beklendiğini belirtiyorlar.

10:09 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

18/06/2008

İnsanoğlunun 4 yıllık ömrü mü kaldı?

e83c60de9aa9eee85e0611107d6f1c7f.jpg
ABD’de geçtiğimiz kış da arıların yüzde 35’i kayboldu. 87 temel ürün arılar sayesinde üretiliyor. Elma ve salatalığı bile arılar sayesinde yiyoruz. Bal arılarının sayısı geçen yıl nedeni anlaşılamayan bir şekilde azalmaya başlayınca dünya genelinde büyük bir panik başlamıştı. Aradan geçen zaman içerisinde arıların yok oluşu konusunda yapılan araştırmalar sonuç vermedi. Bunun bir sendromdan kaynaklandığı sonucuna varıldı, ancak bu sendroma yol açan etkenin ne olduğu bir türlü tespit edilemedi. Dünyaca ünlü haber dergisi Newsweek son sayısında arı krizinin son hızıyla devam ettiğini yazdı.
İngiltere’de panik raporu

Dergiye göre iki yıl önce arılarının yüzde 30’unu kaybeden Amerikalı arıcılar, geçtiğimiz kış da yüzde 35’lik kayıp yaşadı.

Newsweek’e göre bitkilerin döllenmesinde büyük rol oynayan arıların yok oluşu büyük bir gıda krizinin habercisi. Kanada, Brezilya, Hindistan, Çin ve Avrupa’da da panik devam ediyor. İngiltere Arıcılar Birliği, “2018 yılında İngiltere sınırlarında tek bir arı bile kalmayabilir. 330 milyon dolarlık tarım endüstrisi çökebilir” açıklamasıyla tehlikenin boyutlarını gözler önüne serdi. Amerikan Bal Üreticileri Birliği ise “Trilyon dolarlık tarım endüstrisi tek bir sendelemede parça parça olmaya hazır kristal gibi” diyerek tehlikeye dikkat çekti.

Uzmanlar, arıların nüfusu azalmaya devam ederse gıda krizini de daha korkutucu boyutlara ulaşabileceği uyarısı yapıyor. Çünkü insanlar için hayati öneme sahip 115 tarım ürünün 87’si arılar tarafından döllenerek üretiliyor. Bu ürünler dünya genelindeki 3 trilyon dolarlık tarım ürünleri satışının 1 trilyon dolarını oluşturuyor. İnsanlar bu ürünlerden kalori ihtiyaçlarının yüzde 35’ini sağlıyor; vitamin, mineral ve antioksidan ihtiyaçlarının büyük kısmını da bunlardan alıyor. Arıların ortadan yok olması kiraz, elma, greyfrut, avokado, salatalık, lahana, badem ve brokoli üretimini tehlikeye atıyor.

Alman bilim adamı Albert Einstein, “Eğer arılar yeryüzünden kaybolursa insanın sadece 4 yıl ömrü kalır. Arı olmazsa döllenme, bitki, hayvan, insan olmaz” demişti.

14:28 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

17/06/2008

Uzaybilimciler Yeni 'Dünyalar' Keşfetti

55f6ef15831bf4b449bf3769316f76ee.jpg
Avrupalı uzaybilimcileri “süper dünya” diye adlandırdıkları üç yeni gezegen daha keşfettiklerini açıkladı. Yeni gezegenlerin yakın bir yıldızın yörüngesinde oldukları belirtildi. Uzay bilimcileri ayrıca iki yeni gezegen sistemi daha keşfetti.

Yeni keşiflerini bugün Fransa’da düzenledikleri bir basın toplantısıyla açıklayan uzay bilimcileri HARP adlı doğruluk oranı yüksek özel bir teleskop kullandıklarını bildirdi. Teleskop Şili’deki La Silla Rasathanesinde bulunuyor.

Uzaybilimcileri yeni bulunan üç gezegenin de Dünya’dan büyük olduğunu ve yörüngede çok hızlı döndüklerini söylüyor. Son yıllarda Güneş’e benzeyen yıldızların yörüngesinde süper dünya diye adlandırılan 270'den fazla gezegen bulundu.

11:15 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

12/06/2008

YA DOĞRUYSA ?

6a8206dd951ad749d607259c80b133a6.jpg
Havuç dilimi insan gözüne benzer. Bilimsel araştırmalar havucun gözlerin kan akışını ve işlevini iyileştirdiğini göstermiştir.

Domateste kalpte olduğu gibi dört odacık vardır ve kırmızı renklidir. Bütün araştırmalar domatesin kalp ve kan için faydalı olduğunu göstermiştir.

Üzüm salkımı kalp şeklindedir, her bir üzüm tanesi kan hücresi gibi görünmektedir ve araştırmalar üzümün ciddi kalp ve kan canlandırıcı bir gıda olduğunu göstermiştir.

Ceviz küçük bir beyin görünümündedir. Ve beyin fonksiyonlar için faydalıdır.

Fasulya böbrek görünümündedir ve böbrek fonksiyonlarını iyileştirir.

Sap kereviz, Çin lahanası ve Rhubarb (bizde yok) kemiklere benzer. Bu gıdalar kemikler için faydalıdır, sodyum oranları eşit ve %23 dür. Gıdanızda yeterli sodyum yok ise vücut kemiklerden çeker ve kemikler zayıflar. Bu gıdalar iskeletinize faydalıdır.

Patlıcan, avokado ve armut kadınların rahim ve serviks sağlığı ve fonksiyonlarını hedefler ve görünümleri bu organlara benzerler.
Araştırmalar kadınların haftada bir avokado yemeleri halinde hormonları dengelediğini, istenmeyen doğum sonrası kilolarını azalttığını ve serviks kanserini önlediğini göstermiştir.

İncir tohum doludur ve ağaçta ikili olarak asılarak büyür. İncir sperm sayısını ve hareketliliğini arttırır ayrıca erkek kısırlığını önler.

Tatlı patatesin görünümü pankreasa benzer ve şeker hastalarının glisemik indeksini dengeler.

Zeytin yumurtalıkların sağlığına ve fonksiyonuna yardımcı olur.

Greyfurt, portakal ve diğer narenciye meyveleri kadın göğüsüne benzer ve bunların sağlığına ve lenfin hareketine yardımcı olur.

Soğan vücut hücreleri görünümündedir. Bütün vücut hücrelerinden atık maddelerin temizlenmesine yardım eder. Hatta gözlerin epitelyal katlarının yıkayan gözyaşlarına bile sebep olur.

10:55 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

09/06/2008

Deprem uyarı sisteminin 'eli kulağında'

aa72eada032464b93d1c9220a5a31d16.jpg
Paul Rincon / BBC

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA, depremleri tahmin edebilme çalışmalarında önemli bir aşamaya gelindiğini bildirdi. NASA'da görevli araştırmacılar, dünya atmosferinin kenarındaki elektrik hareketliliğiyle, altında yeralan bölgede hemen sonra olan sarsıntılar arasında yakın bir ilişki saptadıklarını söylüyorlar. Çin'de geçtiğimiz haftalarda meydana gelen ve büyük can kaybına yolaçan şiddetli deprem öncesinde de bu tür sinyaller alındığı kaydedildi. NASA'daki araştırmacılar, İngiliz uzmanlarla biraraya gelerek uzay merkezli bir erken uyarı sistemi geliştirilip geliştirilemeyeceğini araştırıyorlar.
Bilim dünyasında birçok uzman, bu tür sinyallerin gerçekten de yaklaşan bir depremin habercisi olduğu konusunda derin kuşku duyuyor. Ancak California'daki NASA Ames Araştırma Merkezi'nde görevli fizikçi Minoru Freund BBC'ye yaptığı açıklamada, "Bazı depremlerle kimi deprem-öncesi sinyaller arasında açık bir bağlantı kurabileceğimize inanıyorum" dedi. Freund, sağlam bilimsel verilere sahip oldukları konusunda 'temkinli bir iyimserlik duyduğunu' belirterek, eldeki bilgileri doğrulamak için bir dizi deney hazırladıklarını kaydetti. Depremleri önceden tahmin edebilmek için yıllardır araştırma yapılmasına rağmen, gelecekteki bir depremin zamanını güvenilir şekilde tahmin edebilmek hâlâ mümkün değil.

İpuçları iyonosferde mi?

Atmosferdeki diğer tabakalardan farklı olan iyonosfer, güneşten gelen radyasyona açık olduğu için elektrik yüklü. Ve birçok defa uydular, deprem bölgelerinin 100-600 km yukarısındaki atmosfer tabakasında belli bir hareketlilik saptadılar. Bu hareketliliğin en önemlilerinden biri, iyonosferdeki elektron ve diğer elektrik yüklü zerrelerin yoğunluğunda gözlenen değişimler oldu. NASA'daki araştırmacıların erken deprem uyarı sistemi geliştirilmesi konusunda işbirliği yaptığı İngiliz Surrey Sattellite Technology Limited kurumunun yetkililerinden Stuart Eves, "Eldeki veriler, teknolojik bakımdan bir eşiği atlamaya çok yaklaştığımıza işaret ediyor" dedi. Eves, "Ancak, deprem meydana gelmeden, etkisinin ne kadar büyük olacağını ve ne kadar süreceğini bilemiyoruz" dedi.

NASA araştırmacılarından Minoru Freund da, depreme işaret eden diğer bilinen faktörlerin de bu sisteme dahil edilebileceği inancında. Bunlar arasında depremin merkezinden çıkan güçlenmiş kızılötesi ışınlarla, düşük frekanslı elektrik ve manyetik alan verilerindeki anormallikler yeralıyor.

10:39 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

26/05/2008

BÜTÜN BUNLARI BİLMESEK NE YAZAR ?

b55b55504ba30cd6f36849460581243e.jpg
Yapiştiricilar Nasil Yapiştiriyor?

Yapiştiricilarin sagladigi yapiştirma olayi aslinda kimyasal reaksiyondan başka birşey degildir. Gunumuzde imalatcilar yapiştiricilari sentetik malzemeler kullanarak yaparlar. Yapiştirma olayinda benzer yada iki malzemeden iki madde, birde yapişkan gerekir. Burada en onemli gorev yapiştiricidadir. Yapiştirici molekullerinin diger iki madde molekulleri ile birleşme egilimi gosterir bir yapida olmasi gerekir.

Radyonun Sesi Acilinca Pil Daha Cabuk mu Biter?

Pille calisan portatif radyolarda sesin yuksekligi pilin omrunu etkiler. Radyo acik, sesi kapali durumu ile sesin sonuna kadar acik durumu arasindaki fark pillerin omurlerinin kisalmasina neden olur. Ses sonuna kadar acildiginda pillerden cekilen akim yuzde 30 artmaktadir. Bu durum, kucugunden buyugune, pille calişan ve ses yukselticisi olan butun radyo, teyp, volkmen vb. icin aynidir.

Matematikte Nicin -2 ile -2 nin Carpimi +4 Eder?

Haftanin beş gunu ise otobus ile gidip geldiginizi varsayalim. Her sefer bir milyonluk bir biletle yapiliyor. On milyon tutarinda on tane bilet aldiniz. Her gun gidiş geliş kullandikca iki tanesi eksiliyor. Bunun eşitlikteki yeri (-2) dir dir. Siz bu isi beş gun suresince yani 5 kez yaparsaniz (-2)x( +5)= 10 olur. Diyelim ki bayram tatilinin iki gunu o haftanin Perşembe ve Cuma gunlerine geldi ve tatil. Bu kez yapmaniz gerekeni yapmiyorsunuz. Iki gunluk 4 bileti kullanmiyorsunuz. Bu hareket, yapmaniz gerekene gore negatif yani ters yonde bir harekettir. Her gun bilet almak yerine iki gun suresince hic bilet kullanmiyorsunuz. Iki kere negatif hareketi "-2" bilet uzerinde yapinca o hafta elinizde (-2)x( -2) =(+4) . bilet kaliyor.

Termos Nasil Sicagi Sicak, Sogugu Soguk Tutuyor?

Tek nedeni vardir, vakum. Yani boşluk. Bir termosta ic ice gecmiş iki kap vardir. Diştaki metal bir kap olup icteki genellikle bir cam sisedir. Ikisinin arasindaki hava ise boşaltilmiştir. Tam olmasa da ureticiler tarafindan elde edilebilen tama yakin bir boşluk vardir. Vakumlu bir ortamda hava molekulleri de olmadigindan isi iletilemez. Cismin isisi başlangicta ne ise o halde kalir. Icerden dişariya, dişardan iceriye isi gecişi olmaz. Boylece termosa konan sivi sicaksa sicak, soguksa soguk kalir.

Bir Hafta Nicin 7 Gundur?

Babilliler 7 gunluk haftayi zaman birimi olarak kullaniyorlardi. Ilk caglarda bilinen beş gezegen ile guneş ve ayin sayisinin 7 olusu bu sayiyi gizemli ve ugurlu kiliyordu. Daha sonra dinlerde, gogun 7 kat olusu ve dogadaki ana renk sayisinin 7 olusu, muzik notalarinin 7 olusu sayinin onemini daha cok belirtti. Daha sonra Fransa takvim yapisini degiştirerek hafta sayisini 10 yapti ama kabul gormedi. Rusya 5 gunluk hafta uygulamasina gecti, o da tutulmadi. Sonunda yine hafta 7 gun olarak kaldi.

Nicin Otellerin Kapilari Doner Kapidir?

Doner kapilarin tek amaci enerji tasarrufudur. Buyuk binalarin icerleri devamli olarak isitilir. Acilan normal kapidan iceri soguk hava rahatlikla girer. Eger normal kapi kullanilirsa hava degişimi nedeniyle klimalar veya motorlar yeniden calişacaktir. Ozellikle cok kişinin girip ciktigi otel veya benzeri binalarda enerji tasarrufu icin doner kapi kullanilir. Doner kanatlar sicak havanin dişari cikmasina, soguk havanin da iceri girmesini-engeller.

Bardaktaki Buzlar Nicin Birbirlerine Yapişirlar?

Buzun erimesi icin yalnizca sicaklik degil basinc da onemlidir. Daglardaki buzullarin kayma nedeni de budur. Basincla alt tabaka erir ve kayma oluşur. Bir kabin icinde ya da bir bardakta ust uste duran buzlarin her biri altindakine degdigi noktada bir basinc oluşturur ve bu, noktada cok kucuk kisim erir. Buradan hareket eden su cok az yanda iki buz kupcugunun birleştigi noktada tekrar donar. Iki buz parcasi kaynak yapilmişcasina birbirlerine yapişir ve orada bir daha erime olmaz.

Kumaşlar Yikandiktan Sonra Nicin Ceker?

Aslinda kumaş islaninca lifler şiştiginden kumasin az biraz uzamasi gerekmektedir. Ama-bukumlerin acilarindaki deformasyonun yarattigi cekme kuvveti daha fazla oldugundan sonucta kumaş boydan kisalir. kumaş yikandiktan sonra kurutuldugunda şişmiş lifler eski durumlarina gelirler. Ama kumaş ilk olculerine donemez. Su, yuksek isi, calkalama, sabun hepsi kumasin cekmesini kolaylastirir. Kumaş birkac kez yikandiktan sonra olculeri belli bir dengeye ulaşir ve ondan sonra yikandiginda cekmez.

Cinlilerin Gozleri Neden Cekiktir?

Yalniz Cinlilerin degil Orta ve Guneydogu Asyada yasayanlarin, Japonlarin hatta Eskimolarin da gozleri cekiktir. Aslinda goz yapisi butun dunyada aynidir. Farki yaratan goz kapaklaridir. Cekik gozlu diye nitelendirilen irklarda gozun uzerindeki goz kapaginin ikinci kivrimi, gozun ustune daha cok inmiştir. Bazi teorilere gore bu kivrim insanlarin gozlerini yogun kar tabakasinin, goz kamaştiran işigindan korumak icin bir ceşit kar gozlugu gibi gelişmiştir. Cinde ve oteki bolgelerde her ne kadar yogun kar yagmiyorsa da onlarin atalarinin buzul caginda kuzeyde yasadiklari daha sonra guneye indikleri kanitlanmiştir. Yalniz gozleri degil, burunlari da ruzgâra karsi korunmak icin kuculmuş, burun delikleri sogugu engellemek icin daralmiştir. Ciltleri de koruma amacli olarak yaglidir. Goz kapaklari da yaglidir. Gozu ve ic tabakalarini kara ve buza karşi korur. Yani cekik gozlu degil, duşuk goz kapakli, demek daha dogrudur.

Ateş Bocegi Nasil Işik Saciyor?

Yaz gecelerinin karanliginda otlarin arasinda veya havada ucarken parildayan, yanip sonerek sari-yeşil bir işik veren bir bocegi gormuşsunuzdur. Yanina yaklaşildiginda işigini sonduren, gece karanliginda izini kaybettiren bu bocegin ismi ateş bocegidir.

Aslinda bu bocegin verdigi işigin ateşle de sicaklikla da bir ilgisi yoktur. Bunun bilimsel adi "soguk işik"tir ki gunumuz teknolojisi bu işigi henuz yapay olarak uretmeyi başaramamiştir. Bilim insanlari dunyada milyonlarca yildir mevcut olan bu tabiat teknolojisinin once calişma mekanizmasini cozmek sonra da taklit ederek insanlik hizmetine sunabilmek icin calişmalarina hiz vermişlerdir.

Kisa bir zaman oncesine kadar surtunme veya isi olmadan işik elde etmenin imkansiz olduguna inaniliyordu. Nasil ki normal bir ampul kendisine verilen enerjinin yuzde 4"unu, florasan ampul ise yuzde 10"unu işiga donuşturebiliyor, geri kalanini isi olarak yayiyorsa, ateş boceginde de benzer bir durum oldugunu sanan bilim insanlari, bocegin bu iş icin kullandigi enerjinin tamamini işiga donuşturebildigini tespit edince hayrete duştuler. Gelelim ateşboceginin işik uretme mekanizmasina... Aslinda ateş boceklerinin işik verme reaksiyonlari o kadar hizlidir ki bu fonksiyonun kademelerini incelemek hemen hemen imkânsizdir. Yani işik uretim mekanizmasi hakkindaki bilgiler hala teoride kalmaktadirlar. Kesin olarak bilinen bunun molekuler seviyede kimyasal bir işlem oldugu, bazi molekullerin ayrişarak daha yuksek enerjili hale gecebildikleri ve bu fazla enerjiyi işiga donuşturebildikleridir.

Ateş boceginin karin bolgesindeki işik organinda bulunan guddelerden, işik elde elmede rol alan iki ana kimyasal madde uretilmekledir. Bunlardan birincisinin kimyasal yapisi aydinlatilmiş ve yapay olarak elde edilmiştir. Ikincisinin ise yapisindaki gizem cozulmesine ragmen sentetik olarak uretilmesi hala mumkun olamamiştir. Ateş boceklerinde uretilen iki kimyasalin birleşiminin de işik vermeye tam olarak yetmedigi, bocegin işik bolgesine yakin solunum organinin işik verme aninda burayi oksijenle beslemesi gerektigi tespit edilmiştir. Bilinmeyen bir başka ayrimi ise bu işigi hangi şalterin acip kapadigidir.

Bu gizemli boceklerin 2 bin ceşidi olup erkekleri ucabilirken dişileri kanatsizdirlar. Erkekler dişileri aramak icin geceleri ucarlar ve işiklarini birbirleri ile iletişim kurmak icin kullanirlar. En iyi işik verimini gelişmiş dişiler verir. Ateş bocekleri geceleri 3 saat sureyle işik verebilirler.

Genellikle isirarak zehirledikleri salyangozlari yedikleri icin kirecli topraklarin oldugu nemli bolgelerde daha cok gorunurler. Parlamayi saglayan kimyasal maddeler sayesinde, kazara onu yiyen bir duşmani kusmak zorunda kalir ve bir daha başka ateş bocegi yemeye teşebbus etmez.

Dogum Gununde Pasta Kesme Adeti Nereden Geliyor?

Dugunlerde pasta kesmek adetinin, yeni evlilere bereket, dogurganlik ve mutluluk dileklerinin iletilmesinin zaman icinde gelişmiş bir şekli oldugundan bahsetmiştik. Dogum gunlerinde pasta kesmek adetinin ise tarihi kokeni ve amaci degişiktir. Zaten tek kat olan şekli ve uzerindeki mumlar nedeniyle pasta gorunuş olarak da dugun pastasindan farklidir. Pasta sozcugunu hep gunumuzdeki anlami ile kullaniyoruz. Aslinda tarihi gelişimi icinde kek demek daha dogru olur. Dogum gunu pastasinin bilinen tarihi Helen uygarliklarina kadar uzanir. Bir kutlama amaci ile ortaya cikmasi ise Ortacagda Almanyada olmuştur. 13. yuzyilda Almanyada cocuklara gosterilen ilgi belki bugunkunden bile fazlaydi. Dogum gunleri bir festival şeklinde kutlaniyordu. Dogum gunu kutlamasi sabaha karşi, şafakta, gun agarirken başliyordu. Ustu yanar mumlarla suslenmiş pasta kek eve getirildiginde cocuk uyandiriliyor, pastanin ustundeki mumlarin ise yemek vakti gelene kadar devamli degiştirilerek surekli yanar halde kalmalari saglaniyordu. Yemegin başinda cocuk mumlari ufleyerek sonduruyor ve şolen başliyordu. Pastanin uzerindeki mumlarin sayisi cocugun yaşindan bir fazla oluyordu. Bu bir fazla mum, bir gun sonecek hayatin işigini simgeliyordu. Ayrica cocuga bir cok hediyeler getiriliyor, o gun istedigi, sevdigi yiyecekler hazirlaniyordu. Yani o zamanlarda dogum gunu kutlamalari cocuklara yonelikti. Gunumuzde her yaştan insanin kutladigi dogum gunu ve kesilen pasta işte o zamanlarin bir adetinin devamidir. Dogum gunu pastasinin ustundeki mumlari bir ufleyişte sondurmek, bu arada bir dilek tutmak, eger dilek gercekleşirse bunu kimseye soylememek adetleri de o gunlerden kalmadir


__._,_.___

12:01 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

KIRIM-KONGO KANAMALI ATEŞİ

754999ed7dd22b49f48219ece69364ac.jpg
Konuyu Hazırlayan:
Dr Alp Akay - Dr.Başak Soyluoğlu


Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi Nedir?

Kırım-Kongo Hemorajik Ateş (KKHA),keneler tarafından taşınan Nairovirüs isimli bir mikrobiyal etken tarafından neden olunan ateş, cilt içi ve diğer alanlarda kanama gibi bulgular ile seyreden hayvan kaynaklı bir enfeksiyondur. Son yıllarda tedavide görülen gelişmelere rağmen, bu enfeksiyonlarda ölüm oranları hala yüksektir.
Keneler Nasıl Tanınır ve Nerelerde Bulunur?

Keneler otlaklar, çalılıklar ve kırsal alanlarda yaşayan küçük oval şekillidir. 6-8 bacaklı, uçamayan, sıçrayamayan hayvanlardır. Hayvan ve insanların kanlarını emerek beslenirler ve bu sayede hastalıkları insanlara bulaştırabilirler.
Ülkemiz kenelerin yaşamaları için coğrafi açıdan oldukça uygun bir yapıya sahiptir. Türlere göre değişmekle beraber kenelerin, küçük kemiricilerden, yaban hayvanlarından evcil memeli hayvanlara ve kuşlara (özellikle devekuşları) kadar geniş bir konakçı spektrumları mevcuttur.

Kimler Risk Altındadır?

Hastalık genellikle meslek hastalığı şeklinde karşımıza çıkar.

Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar
Veterinerler
Kasaplar
Mezbaha çalışanları
Sağlık personeli özellikle risk gurubudur.
Kamp ve piknik yapanlar,
askerler ve
korunmasız olarak yeşil alanlarda bulunanlar da risk altındadır.
Henüz ergin olmamış Hylomma soyuna ait keneler, küçük omurgalılardan kan emerken virüsleri alır, gelişme evrelerinde muhafaza eder; ergin kene olduğunda da hayvanlardan ve insanlardan kan emerken bulaştırır.

Kuluçka Süresi Ne Kadardır?

Kene tarafından ısırılma ile virüsün alınmasını takiben kuluçka süresi genellikle 1-3 gündür; bu süre en fazla 9 gün olabilmektedir. Enfekte kan, ifrazat veya diğer dokulara doğrudan temas sonucu bulaşmalarda bu süre 5-6 gün, en fazla ise 13 gün olabilmektedir.

Belirtileri Nelerdir?

Ateş

Kırıklık

Baş ağrısı

Halsizlik

Kanama pıhtılaşma mekanizmalarının bozulması sonucu;


- Yüz ve göğüste kırmızı döküntüler ve gözlerde kızarıklık,
- Gövde, kol ve bacaklarda morluklar
- Burun kanaması, dışkıda ve idrarda kan görülür
- Ölüm karaciğer, böbrek ve akciğer yetmezlikleri nedeni ile olmaktadır.

Kırım-Kongo Kanamalı Ateşinin Tanısı Nasıl Konulur?

Kanda virüse karşı oluşan antikorların taranması tanı için en sık kullanılan yöntemdir. Bu göstergeler hastalığın başlangıcından sonra 6. günden itibaren belirlenebilir.

Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi Nasıl Kontrol Edilir ve Nasıl Korunulur?

Hastalığın bulaşmasında keneler önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle kene mücadelesi önemlidir fakat oldukça da zordur.

1. İnsanlar kenelerden uzak tutulabilir ise bulaş önlenebilir. Bu nedenle de mümkün olduğu kadar kenelerin bulunduğu alanlardan kaçınmak gerekir.

2. Kenelerin yoğun olabileceği çalı, çırpı ve gür ot bulunan alanlardan uzak durulmalı, bu gibi alanlara çıplak ayak yada kısa giysiler ile gidilmemelidir.

3. Bu alanlara av yada görev gereği gidenlerin lastik çizme giymeleri, pantolonlarının paçalarını çorap içine almaları,

4. Görevi nedeni ile risk grubunda yer alan kişilerin hayvan ve hasta insanların kan ve vücut sıvılarından korunmak için mutlaka eldiven, önlük, gözlük, maske v.b. giymeleri gerekmektedir.

5. Gerek insanları gerekse hayvanları kenelerden korumak için haşere kovucu ilaçlar (repellent) olarak bilinen böcek kaçıranlar dikkatli bir şekilde kullanılabilir. (Bunlar sıvı, losyon, krem, katı yağ veya aerosol şeklinde hazırlanan maddeler olup, cilde sürülerek veya elbiselere emdirilerek uygulanabilmektedir.)

6. Haşere kovucular hayvanların baş veya bacaklarına da uygulanabilir; ayrıca bu maddelerin emdirildiği plâstik şeritler, hayvanların kulaklarına veya boynuzlarına takılabilir.

7. Kenelerin bulunduğu alanlara gidildiği zaman vücut belli aralıklarla kene için taranmalıdır.

8. Vücuda yapışmış keneler uygun bir şekilde kene ezilmeden, ağızdan veya başından tutularak bir cımbız veya pens yardımıyla sağa sola oynatarak alınmalıdır. Isırılan yer alkolle temizlenmelidir. Mümkünse kenenin tanı için alkolde saklanması uygun olur.

(detaylı bilgi için http:/kidshealth.org/parent/general/body/tick_removal.html)

9. Diğer canlılara ve çevreye zarar vermeden, haşere ilacı (insektisit) ile uygulamanın uygun görüldüğü durumlarda çevre ilaçlanması yapılabilinir.

Kırım-Kongo Kanamalı Ateşinin Tedavisi Nedir?

Hastalığın kesin bir tedavisi bulunmamaktadır. Hastaya destek tedavisi yapılmalıdır.

Kaynaklar:

www.saglik.gov.tr
www.tvhb.org.tr/
www.who.int/mediacentre/factsheets/fs208/en/
www.cdc.gov/ncidod/dvrd/spb/mnpages/dispages/cchf.htm
www.medicine.ankara.edu.tr/fakulte/files/20054_9
www.hssgm.gov.tr
www.cumhuriyet.edu.tr

11:55 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

21/05/2008

Kök hücrede melez embriyo dönemi

1b22ce0d822e72f7efbd4f5736d1938b.jpg
İngiltere'de Avam Kamarası, tıbbi araştırmalar için insan-hayvan hücrelerinden oluşan embriyolar üretilmesine olanak sağlayan yasayı onayladı. Alman hükümeti melez embriyo araştırmalarına yasağın devam edeceğini duyurdu. İnsan Üremesi ve Embriyo Araştırmaları yasalarında son 20 yılda yapılan en büyük değişiklikle ilgili yasa, Avam Kamarasında 176'ya karşı 336 oyla kabul edildi.
Katolikler’in tepkisi

İngiliz bilim adamlarının insan-hayvan hücrelerinden oluşan embriyolar üretmesi tıpta devrim olarak nitelendiriliyor
Özellikle Katolik üyeler dini inançları nedeniyle İngiliz bilim adamlarının insan-hayvan hücrelerinden oluşan embriyolar üretmesi tıpta devrim olarak nitelendiriliyor
değişikliğe şiddetle karşı çıkarken, kabinenin Katolik üyeleri Ruth Kelly, Des Browne ve Paul Murphy de yasa değişikliğine karşı oy kullandı.

İşçi Partisi lideri ve Başbakan Gordon Brown ile Muhafazakar Parti lideri David Cameron ise kansere, Parkinson ve Alzheimer'e çare oluşturabilecek melez embriyolar üretilmesine olanak sağlayan yasayı desteklemesi için gruplarına çağrıda bulundu ve kendileri bu yönde oy kullandı.

Embriyolar 14 gün korunacak

Yasanın kabulüyle bilim adamlarının insan- İngiliz Başbakan Brown grubuna yasa lehinde oy vermeleri çağrısında bulundu. Hayvan hücrelerinden oluşan embriyolar üretmesi, bunların 14 gün kadar korunup içlerinden kök hücrelerinin alınması, bu hücrelerin de hastalıkların tedavisinde kullanılması mümkün olabilecek. Yasa, melez embriyoların kadın ya da hayvan rahmine yerleştirilmesini ise yasaklıyor. Yasaya karşı çıkanlar ise bu yasaklamaların yeterli olmayacağını, yasanın tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini savunuyor. Katolik Kilisesi, melez embriyoların araştırma amacıyla üretilip kullanılmasına şiddetle karşı çıkmış ve yaşamla böyle oynanmasının ahlaki olmadığını açıklamıştı.

Alman hükümeti karşı

Alman hükümeti melez embriyo üretimine karşı olduğunu duyurdu. “Bu tür araştırmaların bilimsel değerinin tartışmalı olduğunu” kaydeden Araştırma Bakanlığı sözcüsü, “melez embriyo araştırmalarının birçok etik sorun barındırdığını ve bu alandaki yasağın devamından yana olduklarını” duyurdu.

Ajanslar

11:18 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

19/05/2008

'Canlı türlerinin üçte biri yok oldu'

c1b5d438b14836c76bc090121133bf7f.jpg
Londra Zooloji Derneği ile Dünya Doğal Hayat Fonu'nun yürüttüğü ortak çalışmada, son 35 yılda yeryüzündeki canlı türlerinin neredeyse üçte birinin yok olduğu sonucuna varıldı. Araştırmaya göre tablo gelecekte daha da kötüleşecek. İki kurum, 1400'den fazla canlı türünün 1970'den 2005 yılına kadar olan gelişimini inceledi ve sayılarının bu sürede ne oranda gerilediğini tespit etti. Araştırma sonucunda bu tablonun gelecek 30 yılda daha vahim bir hale geleceği uyarısı yapıldı.
Araştırmanın sonuçlarına göre, yeryüzündeki tüm canlı türlerinin sayısında 35 yıl içinde yüzde 27'lik bir azalma oldu. En büyük tahribat ise denizlerde yaşandı. Sadece son 10 yılda, deniz canlılarının yüzde 28'i yok oldu. Karada yaşayan canlıların ise dörtte biri yeryüzünden silindi. Bu durumdan en kötü etkilenen canlılar ise, Afrika antilopları, kılıç balığı ve çekiç kafa denen köpek balığı türü. Araştırmada bu tablonun sorumlusunun da insan faaliyetleri olduğu belirtildi.

İnsanın doğal hayata en çok zarar veren faaliyetlerinin başında, kentlerin genişlemesi, aşırı avlanma ve kirlilik geliyor. Bu doğayı yok etme eğiliminin, iklim değişikliğinin etkisiyle önümüzdeki 30 yılda hızlanarak artacağı belirtiliyor.

İnsanlar da etkilenecek

Dünya Doğal Hayat Fonu'na göre insanoğlu, biyolojik çeşitliliğin azalması, yani bazı canlı türlerinin yok olmasının olumsuz etkilerini yakında hissetmeye başlayacak. Burada en büyük etkinin, bazı bitki türlerinin azalması ile görüleceği belirtiliyor. Bunun sonucunda, bitkilerden en çok faydalanan alanlardan olan ilaç üretiminde, özellikle yeni ilaçların keşfinde sorunlar yaşanacak. Bilim adamları ayrıca, bitki örtüsünün aşınması nedeniyle insanların doğal afetlere karşı daha savunmasız kalacağını ve iklim değişikliğinin etkilerinin derinleşeceğini tahmin ediyor.

14:50 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

15/05/2008

Ayılara üst geçit

b54ce8648a97cb82c9f96a4b591a05b7.jpg
Tarık Demirkan / Budapeşte, Macaristan

Çek Cumhuriyetinin Kuzey Moravya bölgesindeki Ostrava yakınlarında inşa edilecek olan D 47 otobanı ülkede tartışma başlattı. Ayılara üst geçit Çekleri ikiye böldü. Ama tartışma otobanla değil, otobanın bir noktasında yapılması planlanan üstgeçitle ilgili. Çünkü bu üst geçit, insanlara değil, ayılara hizmet vermek için tasarlanmış.
Üstgeçidi öneren ve ciddi bir kampanyayla kabul ettirmeyi de başaran çevrecilere göre otoban, ormanı ikiye bölüyor ve ormanın bir yakasında kalan ayıların, ormanın diğer yakasına geçebilme şansı böylece ortadan kalkıyor. Ama üst geçide karşı olanların tezleri de yabana atılacak türden değil. Onlar da tarihi kanıtlar ve kayıtlar öne sürüyorlar: "bu bölgede son canlı ayı tam yüzyıl önce, yani 1908 yılında görüldü. Son ayı avı ise, daha da önce, 1893'de gerçekleşti."

Yani ayılar için tasarlanan üstgeçide karşı olanlar, "ayı bile yokken üst geçit neyimize?" diye soruyorlar. Çevredeki köylülere bakılırsa, bu bölgedeki son ayı da çoktan ormanların daha temiz olduğu Slovakya'ya göç etmiş. Ama çevreciler umutlu, "bugün ayıların olmaması, yarın da olmayacakları anlamına gelmez! Otoban üzerine üstgeçit yapmazsak, ayılar asla geri dönmez" diyorlar. Elbette ayılar için üst geçit tartışmasının maddi boyutu da var: ayılar üstgeçidi yan bağlantılarıyla birlikte 27 milyon dolara mal olacak.

11:43 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

'Kutup Ayılarının Nesli Tükeniyor'

3f7581b3b6d5271150903c7ec329fbf8.jpeg
Amerika İçişleri Bakanlığı, kutup ayılarını nesli tükenmekte olan canlılar listesine ekledi.

Bakanlık, kutup denizindeki buzulların erimesinin ayıların yaşam alanlarını yok ettiğini bildirdi. İçişleri Bakanı Dirk Kempthorne, kutup ayılarını nesli tükenmekte olan canlılar listesine eklemenin, buzulların erimesini ya da küresel ısınmayı durdurmadığını; iklim değişikliğiyle mücadelenin uluslararası işbirliği gerektirdiğini söyledi.

Bir Amerikan mahkemesi Bush Yönetimi’ne kutup ayılarının listeye alınıp alınmayacağı kararını vermesi için bugüne kadar süre tanımıştı.

Çevreciler, küresel ısınma konusuna girmemek için Bush Yönetimi’nin kutup ayılarıyla ilgili kararı geciktirdiğini savunuyor.

11:39 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

13/05/2008

Hava kirliliği-kan pıhtılaşması ilişkisi

04fef4361c3129bb28993412c6a8cb39.jpg
ABD'li bilimadamlarının araştırmasına göre trafikteki araçlardan kaynaklanan hava kirliliği potansiyel ölüm riski taşıyan kan pıhtılaşmalarına yol açabiliyor. Bu, kirliliğin kan pıhtılaşmasına yol açtığını kanıtlayan ilk araştırma. Fosil yakıtların yanmasıyla ortaya çıkan küçük parçacıkların kalp hastalıkları ve felç riskini artırdığı biliniyordu. Ancak, Harvard Üniversitesi'nin İtalya'da yaşayan 2 bin kişi üzerinde yapılan araştırmaya göre, bu küçük parçacıklar kanın pıhtılaşarak beyne gitmemesine de yol açabiliyor.
Araştırmada 900'üne daha önce kan pıhtılaşması tehşisi konulan katılımcıların yaşadığı yerlerdeki kirlilik seviyelerine bakıldı. Sonuçta da kan pıhtılaşması yaşayan 900 kişinin, bu tehşis konulmadan bir yıl öncesinde, diğerlerine göre daha kirli ortamlarda yaşadığı belirlendi. Bilim adamlarına göre kirlilik, kanı daha katı ve pıhtılaşmaya daha müsait bir hale getiriyor. Küçük partiküllerin metrekare başına 10 mikrogram artmasıyla, kan pıhtılaşması riskinin yüzde 70 yükseldiği belirtiliyor.

Bacakta oluşan kan pıhtıları, kan dolaşımıyla akciğerlere gidip buraya yerleşirse, potansiyel ölüm riski taşıyan damar tıkanıklıklarına yol açabiliyor. Pıhtılaşma riskinin uzun süre hareketsiz kalınmasıyla arttığı biliniyor. Özellikle uzun uçak yolculukları yapanların ve ofislerde hareketsiz oturanların risk altında olduğu kaydediliyor.

11:10 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

09/05/2008

Çiçekler böceklere 'el sallıyor'

13759f781b9c3e69b0d999aeb999d034.jpg
Bilim adamları, çiçeklerin yanlarından geçen böceklerin dikkatini çekmek için onlara "el salladığını" ortaya çıkardı. Arı ve bazı sinek türleri, salınan çiçekleri daha çekici buluyor. Bu bulgu çiçeklerin çoğunun hafif rüzgarda bile neden salındıklarını açıklamanın yanı sıra, polen taşıyıcı böcekleri çekmek için kullandıkları ve şu ana kadar bilinmeyen bir "numaralarını" da ortaya çıkardı. Bilim adamları bu bilgiye, Galler sahilindeki salkım çiçeği olarak bilinen bir doğal bitkiyi inceleyerek ulaştılar.
Evrimsel Biyoloji Dergisi'nde (Journal of Evolutionary Biology) yayımlanan rapora göre, böcekler hareket halindeki çiçeklere daha fazla konuyor, ayrıca bu çiçekler daha fazla tohum veriyor. Bu çiçek türleri, daha hareketsiz olan bitkilere göre yalnızca sayıca değil, tür olarak da daha fazla böcek çekebiliyor. Biyologlar çarpıcı renk ve kokulara, detaylı desenleri olan taç yapraklara ve nektara sahip olan çiçeklerin, arı ve sinek türleri gibi polen taşıyıcı böcekleri daha fazla cezbettiklerini zaten biliyordu. Ancak şu ana kadar rüzgarda salınmanın da böceklere benzer bir işaret gönderdiği bilinmemekteydi.

'Doğum günü gözlemi'

Galler'deki Aberystwyth Üniversitesi'nden John Warren, kızının doğum günü sırasında plajda uzanmışken, salınan çiçekleri gördüğünü ve bunların böylesine korunaksız bir habitatta yaşamalarına ve zarar görme riskleri olmasına rağmen, neden bu kadar uzun sapları olduğunu merak ettiğini ve araştırmasının da bu aşamadan sonra başladığını söylüyor.

John Warren bu gözleminin ardından, daha önce yapılan araştırmaları incelediğini ve bulduğu tek şeyin "saçma" olarak nitelediği, "böceklerin hareket algılamasının zayıf olduğuna" dair bilgi olduğunu söyledi. Warren meslektaşı Penri James ile beraber Latince adı "Silene Maritima" olan ve korunaksız bir sahilde yetişen salkım çiçeği türünü incelediklerini kaydetti.

Deneyin yöntemi

Ekip 300 tane özel yetiştirilmiş ve değişik kök uzunluklarına sahip çiçeği gözleyerek, rüzgarda ne kadar hareket ettiklerini, kaçar tane böceği ne kadar süreyle çektiklerini ve ne kadar tohum verdiklerini inceledi. Deney sonucunda uzun ve ince saplı çiçeklerin, kısa ve kalın saplı çiçeklere oranla rüzgarda daha fazla salındıkları ve daha fazla polen taşıyıcı böcek çekebildikleri ortaya çıktı. John Warren bununla beraber çiçeklerin evrimsel bir değişimle karşı karşıya olduklarını da ekledi. Warren az salınan çiçeklerin böcek çekemediğini, çok salınan çiçeklerin de böceklerin konmasına müsait olmadığını, doğru oranda salınan çiçeklerin böcekleri çekmede daha başarılı olduklarını söylüyor.

11:12 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

07/05/2008

'İnsanlık ikiye bölünebilirdi'

b356ffd5d3bace15646cd5200f7c3220.jpg
Bilim adamları, erken dönem insan türlerinin tek bir türde ortaklaşmadan önce, iki farklı türe ayrıldıkları ve birbirlerinden izole olarak yaşadıklarını söylüyorlar. Bilimadamları, iki farklı insan topluluğunun 100 bin yıl boyunca izole yaşadıklarını söylüyor. Sonuçları yeni açıklanan bir çalışmada, yaklaşık 150 bin yıl önce Afrika'da yaşanan genetik bölünme ardından, iki farklı insan topluluğunun 100 bin yıl boyunca bir birlerinden ayrı ve izole olmuş bir şekilde yaşadıkları belirtiliyor.
Bilim adamlarına göre doğu ve güney Afrika'daki insan topluluklarının bir birlerinden ayrılmalarına, kurak iklim koşulları neden olmuş. Genetik dalında yapılan çalışmanın ayrıntıları American Journal of Human Genetics dergisinde yayımlandı. Çalışmanın bulgularına göre, bu insan topluluklarının, birbirlerinden izole olmuş bir şekilde yaşadıkları en uzun dönemi işaret ediyor.

Ancak, bazı başka bilim adamları, insanlık tarihinin Afrika'da geçen bu en eski tarihi dönemlerine ilişkin anlamlı bir resim çizmek için hala çok erken olduğu görüşünde. İnsan göçlerini DNA araştırmalarıyla izleme yöntemi seçen Genographic Project'in sonuçlandırdığı çalışma, günümüz insanının atası Homo Sapiens'in yalnızca Afrika kıtasında bulunduğu döneme ait bir bölünme olduğunu iddia ediyor.

Genographic Project'in yönetici Dr Spencer Wells, söz konusu iki farklı türün, Geç Taş Devri döneminde, nüfusun genişlemesiyle birlikte tekrar bir araya geldiklerini belirtiyor. Wells ayrıca, günümüz insanının bu erken dönemde yaşanan bölünmenin izlerini DNA'larında taşıdığını, ancak bugün Afrika kıtasında yaşayanların atalarının tek bir topluluk olduğunu vurguluyor.

11:06 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

24/04/2008

Kara deliklerin sırlarına doğru

dd1e1ea8ad6e5c6c724badaa305cd364.jpg
Neil Bowdler / BBC bilim muhabiri

ABD'de bilim adamları, uzaydaki kara deliklerin sırlarından bazılarını çözdüklerini söylüyor. Samanyolu'nda bir kara delik gizleniyor olabilir. Kara delikler, tam olarak anlaşılamayan güçlü çekim bölgeleri. Uzaydaki tozları, hatta bazı yıldızları bile yutabiliyorlar. Kara deliklerle ilgilenmemiz gerekiyor. Günün birinde içinde yer aldığımız galaksi, bu deliklerden biri tarafından, bir daha asla ortaya çıkmamacasına yutulabilir.


Bu olasılık o kadar da teorik veya uzak sayılmaz. İçinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisinin tam ortasında bir yerlerde, bir kara deliğin gizleniyor olması ihtimali bile var. Ancak bunların bilinmesine rağmen, gökbilimciler hala önlerine çıkan herşeyi, hatta ışığı bile yutan bu açgözlü canavarlar hakkında çok az şey biliyor. ABD'deki Boston Üniversitesi'nden Prof Alan Marscher ve arkadaşları, karadeliklerin derinliğine şu ana dek hiç olmadığı kadar inmeyi başardıklarını açıkladı.

Her ne kadar daha çok gaz, toz, zaman zaman da yıldız yutmalarıyla bilinse de, kara deliklerin aynı zamanda parçacıklardan oluşan yoğun birtakım tepkisel akımları, üstelik de ışık hızında yaydıkları biliniyor. İnsanoğlunun geliştirdiği hemen hemen bütün teleskop türlerini kullanan Prof Marscher, bu patlama akımlarının nerede ve ne şekilde oluştuğunu çözdüklerini söylüyor. Marscher bu salımların kara deliğin en ucunda yer alan, kıvrımlı bir manyetik alanda oluştuğunu, tepkisel parçacıkların burada hızlanıp yoğunlaştığını söylüyor.

Kara deliklerin, yani uzay zamanının büküldüğü alanın içinde nelerin yer aldığı ise bir sır olmaya devam ediyor. Ve eğer kuramsal fizikçiler haklıysa, bu garip fiziksel olgunun içinde neyin yer aldığını öğrenmemiz asla mümkün olamayacak.

12:38 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

22/04/2008

Beyin dinlenme moduna geçince hata yapıyor

5901c45b271ba287136773ad0b246412.jpg
Tekrar ve monoton işler yapılırken, beynin hata yapmadan yaklaşık 30 saniye önce dinlenmeye geçtiği ortaya çıktı. Norveç'teki Bergen Üniversitesinden Tom Eichele, "Beynin biraz molaya ihtiyacı olduğunu söylediği ve sizin o anda hiçbir şey yapamadığınız böyle bir durum söz konusu" dedi.

Araştırmanın başındaki Eichele, beynin bilgiyi alamadığı ya da verimli çalışamadığı o anda kanın beynin dinlenme modunda daha aktif olan kısmına hücum ettiğini söyledi.

Eichele, bu durumun bir hata yapılmadan 30 saniye kadar önce başladığını, dolayısıyla, örneğin hava trafik kontrol kulesi görevlilerinin konsantrasyonunu ve dikkatini artırmak için bir uyarı sistemi geliştirmenin mümkün olabileceğini söyledi.

"Bu tür kararlar alması gerekenlerin başına koyulmak üzere bir alet geliştirilebileceğini" söyleyen Eichele, "Sinyali ölçebilir ve kullanıcıyı, beyninin o anda aldığı kararların iyi olmayacağı bir durumda olduğu yolunda bilgilendirebiliriz" diye konuştu.

Aletin prototipinin geliştirilmekte olduğu ve 10-15 yıla kadar piyasaya sürülebileceği kaydedildi. Araştırma, Amerikan Ulusal Bilimler Akademisinin (PNAS) dergisindeyayımlanıyor

12:42 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

Depremin merkezine yolculuk

0c9724063b8ff069671c26b3ca1f1723.jpg
Bilimadamları, Japonya yakınlarında, büyük depremlerin merkez üssü olarak kabul edilen bir bölgenin altı kilometre dibine inilmesini öngören projenin ilk aşamasını tamamladılar. 2004'teki deprem ve tsunamide 200 bin kişi öldü. Proje kapsamında bu derinliğe bir erken uyarı sistemi yerleştirilmesi planlanıyor. Nankai Çukuru olarak bilinen bölgede deniz yatağının 1,4 kilometre altına inildi, basınç noktalarının üç boyutlu görüntüleri çıkarıldı.

Nankai çukuru, geçtiğimiz yüzyılda büyük deprem ve tsunamilerin kaynağı olarak biliniyor. Projeye öncülük eden bilimadamlarından Harold Tobin, Avrupa Yerbilimleri Birliği'nin yıllık toplantısında, çalışmalarının 2004'te Güney Doğu Asya'da yaşanan ve 200 bine yakın insanın ölümüne neden olan deprem ve tsunami felaketinden sonra daha da önem kazandığına dikkat çekti. Depremin merkez üssü Endonezya'nın Sumatra adası açıklarıydı.

Tobin, "Sumatra depremi, dünyadaki en büyük depremlerin bir tektonik plakanın diğerinin altına girdiği dalma batma noktalarında olduğuna iyi bir örnektir" dedi. Harold Tobin, "Büyüklüğü sekiz ya da dokuzun üzerinde olan depremlerin hemen hepsi, denizde oluyor. Bu yüzden depremlere yol açan plaka sınırlarını; gerçek fay hatlarını incelemek için denizde çalışmamız gerekiyor" dedi. Araştırma kapsamında Japon Çikyu gemisiyle Nankai Çukuru'nda Eylük ayından bu yana sekiz delik açıldı. Japon bilimadamları, önümüzdeki 30 yıl içinde Nankai çukurunda büyük bir deprem yaşanması olasılığının yüzde 50'den fazla olduğunu söylüyor.

12:23 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

16/04/2008

Google ne kadar masum?

2a2b17b0dcbe785c64b787e831427de1.jpg
Google, internet kullanıcıları için vazgeçilmez bir arama motoru. 'Googlelamak' fiili sözlüklere bile girmiş durumda. Gerald Reischl ise kitabında 'Google göründüğü kadar masum mu?' sorusunun yanıtını arıyor. Google, Avrupa'da Amerika'da olduğundan çok daha popüler. Avusturya'daki internet kullanıcılarının %80'i Google'da arama yaparken, bu oran Almanya'da %90. Google firması, bilişim dünyasının parlak isimleri, genç bilgisayar uzmanları ve reklam ajansları tarafından, işveren olarak da tercih ediliyor. Avusturyalı gazeteci Gerald Reischl ise, 'Google tuzağı' adını verdiği kitabında, bu renkli imajın ardında ‘tehlikeli bir firma anlayışı' yattığını iddia ediyor.

Google hakkında uzun süre araştırma yapan ve firmanın üst düzey yöneticileri ile de görüşen Reischl, bütün incelemelerin sonunda Google'ın hizmet çeşitliliğini artırıp, farklı kullanım kolaylıkları sağlayarak azami sayıda kullanıcıya ulaşmayı hedeflediğini söylüyor.

Belirleyici olan ticari çıkarlar

Reischl'a göre kullanıcı verilerini kaydeden Google, buna göre reklam veriyor ve arama sonuçlarının sıralamasını değiştirebiliyor. Lycos Arama Motoru Avrupa Grubu'ndan Thomas Dominikowski, ticari çıkarların, arama motorlarının Arama motorlarında sıralamanın ne şekilde yapıldığı tartışma konusu.
sayfa sıralamasında etkili olduğunu belirtiyor: Arama motorlarında sıralamanın ne şekilde yapıldığı tartışma konusu.

'Arama motorlarını etkilemek isteyen pek çok kesim var, ticari nedenlerden dolayı kendi sitelerini ön sıralarda görmek istiyorlar. Arama motorları sayesinde ayrı bir branş, bir endüstri oluştu. Firmalar da, bunu görüyor ve doğal olarak bu yönde tepki veriyor.'

Araştırmacı Reischl ise, aramada sayfa sıralamasının değişmesinde ticari kaygıların rol oynadığına işaret ediyor. Gazeteci, buna İngilizce'de hem 'Türkiye' hem de 'hindi' anlamına gelen 'Turkey' kelimesinin arama sonuçlarını örnek gösteriyor. Reischl; 'Turkey' kelimesi Google'da arandığında, yılın 10 ayı 'Türkiye' ile ilgili internet sayfalarının üst sıralarda yer aldığını belirtiyor. Ancak Amerika'da hindinin özel bir anlamı olduğu Şükran Günü döneminde arama sonuçları değişiyor ve 'hindi' ile ilgili internet siteleri üst sıralara çıkıyor. Reischl'a göre, arama sonuçlarının değişmesi bir tesadüf değil.

Kullanıcıların bilgileri saklanıyor mu?

Avusturyalı gazeteci Reischl, Google'ın gelecekte, her kullanıcının arama tarihçesini kayıt edeceğini ve daha önceki arama yapılan konulara göre kişiye özgü bir arama sonucu vereceği iddiasında da bulunuyor.

Lycos Arama Motoru Avrupa Grubu'ndan Thomas Dominikowski ise bütün arama motorlarının aynı prensiple çalıştığını ve reklamın aramada büyük önem taşıdığını vurguluyor. Dominikowski, şu görüşleri dile getiriyor:

'Büyük arama motorları aynı firma anlayışıyla yönetiliyor. Firmalar, arama sonuçlarının üzerinde ve sağ kenarında yer alan alanlarda, küçük metinler halinde yazılmış reklamlar üzerinden gelir elde ediyor. Bu reklamlar arama sonuçları ile doğrudan bağlantılı olduğu için çok başarılı. Yani reklamlarla, arama yapılan konu birbiriyle ilişkili. Kullanıcı, arama yapmak için bir kelime yazdığında, araması ile bağlantılı olan bir reklamla karşılaşıyor. Bu da kullanıcının reklama bakması ve reklamı yapılan ürünü satın alması olasılığını yükseltiyor, çünkü arama yapılan kelime ile ilginin ne yönde olduğu belirtilmiş oluyor.'

13:00 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

28/03/2008

Dünyanın en eski ses kaydı bulundu

5d0cbd187eefa07c0743718e71246b53.jpg
ABD'li tarihçiler dünyadaki en eski ses kaydını buldu. Parisli Edouard-Leon Scott de Martinville'in, Thomas Edison'ın fonograf adlı icadından 17 sene önce 1860'da yaptığı bir Fransız halk şarkısı "Au-Clair-de-la-Lune" ün ses kaydı dünyanın bilinen en eski sesli kaydı oldu. Bir grup tarihçi ve kayıt mühendisi, ses arşivcisi, kendilerini insanoğlunun ilk ses kayıtlarını bulmaya adamış diğer kişilerin oluşturduğu "First Sounds" adlı gruba göre Scott de Martinville'in 9 Nisan 1860'da kaydettiği, kimliği bilinmeyen bir kişi tarafından söylenen bir Fransız halk şarkısı dünyanın bilinen en eski ses kaydı.

podcast
1860-Scott-Au-Clair-de-la-Lune

Konuya ilişkin açıklamada bulunan tarihçi David Giovannoni, Scott de Martinville'in fonotograf adını verdiği icadının ses dalgalarını bir gaz lambasının isiyle karartılmış kağıda işlemek suretiyle sesleri kaydettiğini belirtti. Ses kaydının Fransa'nın başkenti Paris'te bir arşivde bulunduğunu 1 Mart tarihinde öğrendikten sonra Paris'e gittiğini kaydeden Giovanni, kağıt üzerine kaydedilmiş ses dalgalarını FirstSounds grubu uzmanlarının yardımıyla ses haline dönüştürmeyi başardıklarını ifade etti.

Yapılan keşfin genellikle dünyada ilk ses kaydını yapan kişi olarak bilinen Thomas Edison'ın değerini azaltmadığını anlatan Giovanni "Aslında sesi kaydeden ve daha sonra yeniden dinleyen ilk kişi Edison'dur. Edison'dan önce, aralarında Alexander Graham Bell'in debulunduğu bir çok kişi Scott ile aynı yoldan giderek sesin görsel temsilini yazmayı başardılar.

Edison sesin görsel temsilini yeniden çalma fikrini bulan ilk kişidir. Scott de Martineville ise sesi bir görüntü olarak çalışabilmek amacıyla sesin bir çeşit şeklini kağıda geçirmek istemişti. Tüm amacı buydu" dedi. Giovanni, bulunan ses kaydının bugün Kaliforniya eyaletinde bulunan Stanford Üniversitesi Ses Kaydı Koleksiyonları Derneği tarafından düzenlenen bir konferansta meraklılarına tanıtılacağını belirtti.

11:30 Posted in 07-BİLİM & TEKNOLOJİ | Permalink | Comments (0) | Email this

24/03/2008

Satürn'ün uydusu Titan'da su olasılığı

Helen Briggs / BBC Bilim muhabiri

Satürn'ün uydusu Titan'ı kaplayan kalın buz tabakasının altında gizli kalmış, derin bir okyanus olabilir. Science dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, Cassini - Huygens uzay aracının gönderdiği radar kayıtları, bu tahminleri güçlendiriyor. Cassini-Huygens uzay aracı, Amerikan, Avrupa ve İtalyan uzay Ajansları'nın ortak projesi olarak 1997 yılında uzaya yollandı. 2004 yılında Satürn ve çevresinde incelemelerine başlayan Cassini'den gelen veriler sonucu, o zamanlar, uydunun yüzeyinin bir hidrokarbon okyanusuyla kaplı olduğu düşünülmüştü.

f85d6faece100aed2f89316d972f5ab5.jpg


Bir yıl sonra, Cassini'den Huygens gözlem aracının Titan'ın yüzeyini incelemeye gönderilmesiyle bambaşka bir tablo ortaya çıktı. Yüzeyin büyük bölümünün katı; ama kanallar, kumullar, kraterler gibi jeolojik oluşumlarla kaplı olduğu belirlendi. İşte uzmanlar, Titan'ın yüzeyindeki bu oluşumların, hareket halinde olduğunun anlaşılması üzerine uyduda su olabileceğini düşündüklerini söylüyorlar. Titan, Dünya ile aynı yönde hareket eden Ay gibi, Satürn'e devamlı aynı yüzünü dönüyor.

Bu nedenle de bilim adamları, Cassini'den son gelen fotoğraflar ve verilerde, uydunun yüzeyinde varolduğu bilinen jeolojik oluşumların hareket halinde göründüğünü anlayınca şaşırdıklarını belirtiyorlar. NASA