04/07/2008

Adalet istedik.

8c4a86b97ff08ff2d1539103cb0ce2f1.jpg
Arkadaşımız Hrant Dink 19 Ocak 2007 Cuma günü öldürüldü.

Adalet istedik.

Hrant’ın öldürülmesinin üstünden 535, Katilin yakalanmasının üstünden 534 gün, İlk duruşmadan bugüne 1 yıl geçti.

535 gün, beş duruşmada bir adım yol alınmadı.

Adalet istedik.

O.S., Ogün Samast’a dönüştü, planlı pusunun hikayesi ekranlarda anlatıldı.

Adalet istedik.

Er ya da geç ortaya çıkacağını umduğumuz gerçeklerin adalet tarafından da görülüp, anlaşılması ve değerlendirilmesi için ne kadar daha beklemek zorundayız?

Aklımızda canımızı acıtan birçok soruyla, ilk kez kamuya açık gerçekleşecek olan Hrant Dink’i katledenlerin yargılandığı davayı izlemeye gideceğiz.

Hrant için, adalet için yine mahkemede olacağız.

Biz susalım istediler. Susmadık. Vazgeçmedik.

Susmuyoruz, vazgeçmiyoruz.

Adalet istiyoruz.

Adaletin tecelli edeceğine şahit olmak istiyoruz.

Hrant için, adalet için toplanıyoruz.

7 temmuz'da
beşiktaş iskelesinde
saat 9.30'da

09:57 Posted in 04-OKUR (DA) YAZAR MEKTUBU | Permalink | Comments (0) | Email this

26/06/2008

Bana mı seslenmiştiniz ?

8b602f884dd6aeff437e1cca0e5132d9.jpg
Bana mı seslenmiştiniz? Şöyle bir etrafıma bakındım tabi, ben miyim diye…

Şimdi efenim, esasen denizlerde deniz anası nüfusunun sürekli olarak artmasını sadece lavabolardan dökülen atık yağlara bağlamak enteresan elbette. Ama bu sloganvari yorumun dikkat çekmiş olması amaca ulaşma yolunda başarılı olduğunu gösteriyor.
Deniz analarının organik yükün fazla olduğu yerlerde yaşadığı biliniyor. Zira organik yük plankton nüfusunu artırıyor ve -naçizane bir çevre mühendisi olarak yanlış bilmiyorsam eğer- deniz anaları da planktonlarla besleniyorlar. Atık yağlardaki organik yükün hayli fazla olduğunu da biliyoruz. Buradan olarak, evet, atık mutfak yağları da deniz anası nüfusunun artmasına yol açan bir etken olarak karşımıza çıkar.

Lakin, evlerden denizlere arıtılmadan taşınan her türlü atık (tuvalet atıklarının da mutfak çöplerinin de organik yükü yabana atılmaz), gemilerden bırakılan her türlü atık, özellikle yiyecek içecek üreten fabrikalardan bırakılan evsel ve endüstriyel atıklar sonuçta aynı şeye hizmet ederler. Yani mutfak yağları bu konuda yalnız değildirler.

Ancak evlerden arıtma tesislerine giden atıklarda yağların olmaması tesisatın işleyişi ve arıtma verimi açısından hayli önemli. Burada da “Peki bu atık yağları ne yapacağız” sorusu gündeme geliyor. Öyle ya, hani minareyi çalanın kılıfını da hazırlamış olması gerekir…

Şahsen gerekli altyapısı hazırlanmadan ortaya sürülüveren kuralların hiçbir şekilde amaca hizmet etmeyeceğini düşünenlerdenim. Biz bu atık yağları kavanozlara doldurup çöp kutularına mı bırakacağız? Sonra ne olacak? Evlerden çıkan litrelerce atık yağ belediyelerin çöp toplama alanlarına gidecek. Oradan? Çöp alanında sızdırmaz zemin varsa, altta toplanan çöp suları ile ya varsa çöp alanının arıtma tesisine, yoksa toprağa ve yeraltı suyuna veya bir akarsuya… Sızdırmaz zemin yoksa doğrudan toprağa ve yeraltı suyuna. Eee, ne anladım ben şimdi bu “çevreci”likten?

Atıkyağların lavabolara boşaltılmayıp ayrı toplanması ve bertarafı için, belediyelerin atık yağlar için çöp konteynerlarının (Türkçe olmadı ama…) yanına ayrı konteynerler koymaları, toplanan bütün atıkyağların götürülüp işlenebileceği tesislerin kurulması vb gerekir, ki bunların olmadığını hepimiz biliyoruz.

Önceki senelerde İstanbul’da belediye kağıt, plastik, pet vb ambalajların ayrı toplanacağını “müjdelemişti”. Bunun için pilot bölgeler seçildi, binlerce broşür dağıtıldı filan. Ben de saf saf bunları ayrı toplamaya başadım. Madem böyle bir çalışma yapılıyor, altyapısı hazırlanmıştır diyerek… Birkaç hafta ayrı toplama yaptım, bizim kiler küçük bir çöp oda olmaya başladı ama bu arada da belediyenin sesi sedası kesildi, bunları ne yapacağımıza, nereye bırakabileceğimize dair hiçbir şey söylenmedi. Zira anlaşılan o ki kimse evlerden sonraki aşamayı düşünmemişti… Benim gibi yapan herkes ayrı topladıklarını gene gidip çöp kutularına bıraktı.

Bize gereken, gerçekten düşünülüp taşınılmış, sonuçları araştırılmış, altyapısı hazırlanmış, sistemleri oluşturulmuş önlemler. “Aaa vallahi çok çevreciyiz, zaten küremizde de iklim değişiyor, atık yağları da ayrı toplamalıyız, benzin yerine de mısırdan ethanol üretip kullanmak gerek, hadi hadi hemen yapalım” türü sloganvari hareketler değil. Yoksa yaptıklarımız eli kolu sakat eylemler olur, ya hiçbir işe yaramaz, veya daha kötü sonuçlar doğurur. Yukarıdaki örnek gibi… Mısırdan ethanol yapalım derken binlerce hektar mısır ektirip, bunun için ağaç kestirip, ürünü de ethanol yapımına gönderip, öte yanda insanları aç bırakmak gibi…

Bu kadar da ahkam kesmek yeter yani.

Sevgiler,

15:19 Posted in 04-OKUR (DA) YAZAR MEKTUBU | Permalink | Comments (0) | Email this

20/06/2008

""DEMOKRAT AVRUPALI´LARA CEVAP ""

f57191729b9d810e13d160611ebd177f.jpg
Sayin Sarkozy'e göre Türkiye Avrupalı değil Asyalı...

Avusturyalı parti FPÖ Başkanı Heinz Christian Strache, Türkiye’nin Avrupa’da futbol oynamasının “saçma” olduğunu savunurken “Türkiye Avrupa'nın bir parçası değil” dedi. Eğer bir Austurya Parti Başkanı „Demokrat bir Avrupa ülkesinde“ „aydın Austurya halkından“ oy alabilmek icin futbolu Politika aracı olarak kullanma gereğini duyuyorsa ve göründügü gibi baya bir başarıya sahip olabiliyor. O zaman ben Böyle „aydin“ Avrupalı olacağıma „cahil“ bir asyalı olmayı tercih ediyorum.
Papa pius’un (1458-1464) Cahil ve medeniyetsiz Hiristiyan alemini „avrupa kelimesinin“ çatısı altında, kendi kimliklerini sağlıya bilmek icin, „barbar“ olarak gösterdiği Osmanlı devletine kilişe propagandalar dışladığı gibi, herhalde sayın Heinz Christian Strache´de kendi „medeni“ hiristiyan Halkının kimliğini bu şekilde elde etmeye çalışıyor. Demek ki aydın zanetiğimiz „Avrupa“ ülkeleri daha 16. yüz yılın politikasını uyguluyor. O zaman ben böyle „aydin“ Avrupalı olacagma „cahil“ bir asyalı olmayı tercih ediyorum.

„Avurpa“ kelimesi anlamını Avusturya coğrafya dersinde göründügü gibi „ögretilmiyor“. 1957´de roma anlaşmasında Türkiyenin bir Avrupa ülkesi olduğu Avrupa ülkeleri tarafından net bir şekilde belirtirilmiştir ve AB 237. Kuruluş maddesinde, sadece Avrupa ülkeri 1963 Ankara-Anlaşması gibi protokoller gerçekleşe biliyordu. …
belirlendi, ama artık Türkiye’ye ihtiyacları olmadığı icin – Soguk Savaş ´da, Nato’nun 500.000 Türk askeri işlerine yarıyordu – bu gün ise Avrupa sınırlarını kendi kafalarınca , Bosburus’dan çekiyorlar. Yani „Lastik“
gibi sündüryorlar. Ama Kıbrısı Avrupa Adası olarak kabul ettiklerinde (2005), bu Avrupa-Asya sınırını çok güzel bir form alıyor veya işlerini zorlaştırıyor.

„Avrupalılar“ kendi kimligini belirliye bilmek için sürekli bir grubun, devletin… dışlaması içerisinde. Soguk savaşda „Kominizim Systemiydi“, bu savaş bittik´den sonra kendi kimliklerini bir anlam verebilmeleri icin, yeni bir dişlayacı bir sebep gerekiyordu. Bügün´de ne yazik ki o „aydin“ Avrupalılar tekrar 1500 yılların düsüncesine, yani islam ülkerini dışlayarak kendi kimliklerini veya „avrupa sınırlarını“ belirtmek icin, bu yöntemle sağlamaya çalışıyorlar. Yani kendi kopuk milletinin kimliğini ancak Sporu ve Dini kulanarak sağlıya biliyor. Sayın Heinz Christian Strache İstanbul'u avrupa olarak görüyor, demeki Ayasofya´yı Anakara´ya taşısak, heralde ozaman orada Avrupaya kadar uzanacak. Ozaman ben Böyle „aydin“ Avrupalı olacağıma „cahil“ bir asyalı olmayı tercih ediyorum.

Cografaya sözlügünde Kıta anlamına baktığımızda, Avrupa kıta olarak görünmüyor. Eger „Avrupayı“ AB ülkeleriyle eşit anlamına getirmeye çalışıyorlarsa, o zaman Norwec, Izlanda veya Isvicire de UEFA futbol oynayamaz, veya 2004 yılına kadar AB´ye üye olmanyan ülkeler (Bulgar, Polonya…) oynama hakları yoktu.

1989 a kadar yani Soguk Savaşın sonuna kadar bir çok ülke Polonya, Cek-Slovakya Cumhuriyeti, Romanya … „Avurpa“ ülkesi olarak görünmüyordu ama artık AB’de üye, yani Avurpa ülkesi olarak görünüyor. „Nerden nereye“

Demek ki „Avrupanın“ anlamını kendileri net olarak dahi bilmiyor ve Avrupa-Asya sınırını nereye kadar uzandığını bilinçii bir sekilde açık bırakıyorlar. „Avrupa“: Bir Kıtayı’mı, AByi’mi, Hiristiyan aleminimi, neyi ifade ediyor.
Önce Avrupa kelimesini anlamını, veya Avurpa kelimesi neyi ifade ettiğini net bir şekilde acıklamasını yapabiliyorlarsa „aydin Avrupalı“ sayın Heinz Christian Strache o zaman böyle bir iddayı yani „Türkiye bir Avrupa
ülkesi degildir“ kabul ederim.

Ama ben yinede Böyle „aydin“ Avrupalı olacağıma „cahil“ bir asyalı olmayı tercih ediyorum.

15:39 Posted in 04-OKUR (DA) YAZAR MEKTUBU | Permalink | Comments (0) | Email this

14/06/2008

Efendim bu yazıyı içimden geldi diye yazıyorum

4223d0603a106d943f8171710a98a121.jpg
Efendim bu yazıyı içimden geldi diye yazıyorum.

Taraf diye bir gazete yayımlanıyor, ona bir göz attım. Manşet şu: “KEMALİST YALNIZLIK”.

“Financial Times gazetesi, Türkiye’nin dünyayı şekillendiren fikirlerden çok uzak düştüğünü saptayıp teşhisi koydu: Bu yalnızlıkta demokrasiye kuşkuyla bakan Kemalizm’in rolü büyük.”

Faynenşıl Taymz 2003-2006 dönemini övmüş, sonra Türkiye’nin tekrar miyoplaştığını yazmış “Kemalizm’in kararlı bakışları aynı 1920’lerdeki gibi ülkenin üzerinde”. Yani 1920’deki kararlı bakışlar Türkiye’yi nasıl miyoplaştırdıysa şimdi de bu durum devam ediyormuş. Türk ekonomisi birinci ligdeymiş, 2003-2006 arası dönem övülüyormuş.
Sizi gidi Faynenşıl Taymz sizi, 1920’lerin miyopluğuyla mı Milletler Cemiyeti Türkiye’ye gelip üye olur musunuz diye sordu? O miyoplukla mı dünyanın her tarafından, İngiltere’den bile devlet adamları ülkeyi ziyaret etti? O miyoplukla mı kıyafet değişti, yazı değişti, eğitim değişti? O miyoplukla mı okullarda dünya klasikleri okutulmaya başlandı, mandolin çalındı?

Asıl siz miyop olduğunuz için tüm sömürgelerinizi birer birer kaybettiniz, üzerinde güneş batmayan imparatorluktan en büyük geliri İngilizce satmak olan bir ülkeye döndünüz. Bir zamanlar sizin toprağınız olan Amerika şimdi burnunuza halkayı geçirmiş oynatıyor sizi. Avrupa Birliği’nde Fransa-Almanya ittifakına karşı gelemiyorsunuz. Sanayi devrimini siz yaptınız, sanayiyi Almanlar kaptı. Naber? Ulan, sağlık sistemini bile kopya etmeye bize geliyorsunuz. Dünyada en çok geçerli olan dil Fransızca’dan İngilizce’ye döndüğü gibi İngilizce’den başka bir dile dönsün de bakayım sizi adam yerine koyuyorlar mı?

Bizim yalnızlığımızın temel sebeplerinden biri Kemalizm imiş. Niye, demokrasiye kuşkuyla bakıyormuş. Madem siz pek seviyorsunuz demokrasiyi, Meclis-i Mebusan’ımızı niye dağıttınız o zaman? Madem siz bu kadar seviyorsunuz, işgal ettiğiniz Irak’a niye koymuyorsunuz demokrasiyi. Benim yaşadığım Arap ülkesinde demokrasi yok, niye buraya de getirmiyorsunuz?

Biz sizden fazla bir şey kazanmadık 1920’lerde. Sadece bağımsızlığımızı kazandık. Yani bizim olan şeyi sizden geri aldık. Siz nasıl kendi toprağınız üzerinde özgürce yaşama hakkına sahipseniz biz de kendi toprağımız üzerinde buna sahibiz. Yani bizim savaşarak aldığımız şeyin size fazla dokunmaması gerekir. Bu ne gereksiz celal?

Biz 1920’lerde topyekün kalkınma modelini uyguladık. İzmir İktisat Kongresi’ne bakın, çalışacağız, üreteceğiz, ürettiğimiz kadar var olacağız. Yalnız, ülke kaynaklarımızı bu ülke için harcayacağız. Noldu, zorunuza gitti değil mi? Hindistan gibi sömüremediniz değil mi? Siz madenleri istiyordunuz, boğazları istiyordunuz. Noldu, alamadınız değil mi?

Demek bizim ekonomimiz birinci ligde. Onun için mi cari açık veriyoruz boyuna? Onun için mi ekonomi faizle dönüyor? Herkesi kandırmaya çalışıyorsunuz, ıvır zıvır terimlerle kafa bulandırıyorsunuz. Bir adamın 10 milyar kredi kartı borcu varsa, aylık geliri 500 liraysa o adamın ekonomisi yok demektir. Ama adam kredi kartı faizini ödemek için başka bankalardan borç alıyor, ve de üzerine bir de son model araba kullanıyorsa o adam elbet çökecektir. Siz bunu benden iyi biliyorsunuz, ama enflasyon rakamları düştü ya, siz tamam ekonomi iyi diyorsunuz ya, sorun yok. Biz Türkiye’de buna hass..r deriz. 2003-2006 dönemini ise övüyormuşsunuz. Noldu? Niye? Borcu olan adam evini sattı da o parayı borçlarını çevirmeye kullandı da biraz rahatladı ha! Övünülecek bir durum mu? Övünülecek ekonomi mi?

Faynenşıl Taymz’ın bu gibi yorumlar yapması normaldir. Siyasi gazetedir, kendi istekleri doğrultusunda haber yapması olağandır. Yalnız, Taraf gazetesinin bu haberi manşete taşıyıp da kocaman “KEMALİST YALNIZLIK” demesi nedir? Cümleye dikkatinizi çekiyorum “Financial Times gazetesi, Türkiye’nin dünyayı şekillendiren fikirlerden çok uzak düştüğünü saptayıp teşhisi koydu:” Yani Faynenşıl Taymz’ın bu şahane saptaması sizin de saptamanız öyle mi?

Ulan hainler, şimdiye kadar neyi savundunuz? Demokrasi, insan hakkı, barış dediniz, Irak’ta bir milyon insan öldü sesinizi çıkarmadınız. Ermenileri katlettik dediniz, ağzınıza sakız ettiniz, benim anneannemin annesinin kardeşini diri diri yakanlara bir şey söylemediniz. PKK bebekleri öldürdü, sustunuz. Avrupa Birliği dediniz, adamlar gümrük birliği üzerinden milyar dolarlarımızı sömürdüler sesinizi çıkarmadınız. PKK’ya açık destek verdiler, Fehriye Erdal’ı teslim etmediler diklenmediniz. Bu mu şimdi barış, kardeşlik? Savaş karşıtıyız dediniz, Amerika elinde hiçbir neden yokken Irak’a savaş açtı, niye eylem yapmadınız?

Çünkü siz yalancısınız. Çok romantiksiniz, hele kadınları hemen etkilersiniz. Ama siz etkilediğiniz insanlara “Osmanlı Ermenileri katletti biliyor musun?” derken “Fransız Cezayirlileri doğradı biliyor musun?” demezsiniz. Siz Avrupa’nın, Amerika’nın en gelişmiş demokrasileri olduğunu, onlar ne derlerse yapmamız gerektiğini söylersiniz, ama güneydoğudaki masum Kürt köylülerin Avrupa yapımı silahlarla öldürüldüğünü söylemezsiniz. Avrupa Birliği ne zaman demiş ki şu öğretmenlerin maaşını düzeltin, yolsuzlukları bitirin, milletvekili dokunulmazlığını kaldırın? Bunlar insan haklarına aykırı şeyler değil mi? Avrupa Birliği merkezi yönetimden vazgeçin derken siz niye Fransa vazgeçsin biz de geçeriz demediniz? Böyle haksızlık olur mu?

Çünkü siz yalancısınız. Barış ve adalet herkes için vardır. Domuzlar için değil. Niye Avrupa Birliği söz vermesine rağmen KKTC’den izolasyonu kaldırmayınca tepki göstermediniz? Oradaki insanlara yazık değil mi?

Ve çünkü siz hainsiniz. Hangi sistem iktidara gelir gelmez insanların kafalarını hurafeden arındırmaya, fikri ve vicdanı hür bırakmaya, insanların dinini kendi dillerinde anlatmaya adamış kendini? Hangi lider okuma yazma oranının yüzde bir olmasını utanılacak bir durum olarak değerlendirmiş? Hangi ülke kadına seçme ve seçilme hakkı vermiş? Hangi ülkede “Halkçılık” diye bir ilke var?

Tabii, bu sistem yabancılara sömürü izni vermediği için, daha doğrusu son zamanlarda yabancıların istediği derecede sömürü izni vermediği için kötü değil mi? Kemalizm’i kaldıralım yalnızlık bitsin. Ulan gafiller, tarihin hangi döneminde ülkeler ve milletler yalnız kalmamış? Yalnız kalmayalım diye onurumuzdan mı vazgeçelim? Yukarıda yazdığım gibi, biz Atatürk döneminde yalnız mıydık, hayır. Bizi koruyan paktlarımız vardı, her ay ağırlanan yabancı misafirler vardı? Neydi bunlar?

Siz, Şeyh Sait’in torununu sırf Kemalizm’e saldırıyor diye gazetenize çıkardığınız diye hainsiniz. Lafa bak “Yüzyıla yakındır Türkiye’yi yönlendiren sistemin ne menem olduğu biliniyor. Sistemin takipçileri kendilerine Laik-Kemalist diyorlar.” Bu sözleri söyleyen adamı “Şeyh Said’in torunu Başsavcı’yı düzeltti” başlığıyla veriyorsunuz. Sırf kapatma davasını karalamak için.

Niye, AKP özgürlükleri, barışı mı savunuyor? Varoşlardaki insanların ekonomik durumunu düzeltmeden onları bulgurla, kömürle kandırmak mı insan hakkı?

Hayır, çünkü sizin çalıştığınız AB ve ABD AKP’nin kapatılmamasını istiyor. Sadece onun için. Yoksa sizin içki içmeyen adamlarla ne işiniz olur? Hayatınızda camiye mi gitmişsiniz? Eh, Kemalizm’in düşmanı dostunuzdur.

Siz satılıksınız.

Ergenekon davası diye insanları içeri aldılar. Hala iddianame yazılmadı, neredesiniz? Cengiz Çandar içeriye alınsaydı n’apardınız? Demokrasi mi bu?

Siz insan değilsiniz çünkü siz kula kulluk edersiniz. İnsan insandır, isterse Tanrısına kulluk eder, istemezse de kimseye kulluk etmez...

15:50 Posted in 04-OKUR (DA) YAZAR MEKTUBU | Permalink | Comments (0) | Email this

23/05/2008

DEĞİŞİK BİR KONAKLAMA MACERASI...

801e08648f9a127cbbb624954839009e.jpg
Merhabalar ,

Sizlere bir tatil yöresinde yaşadığım akıl almaz olayı aktarmak istiyorum. Eğer sizler de benim gibi medeniyetten yana ve toplumsal olaylara duyarlı olmaya çalışan biriyseniz lütfen bunu mümkün olduğunca fazla yere yaymamda bana yardımcı olunuz.


Nisan 2008 tarihinde Rixos Tekirova Oteli'ne giriş yaptık.Başlangıçta oteldeki hizmet kalitesi ve personelden çok memnun kalmıştık.Ancak 2.gün otele bir firmanın bayi toplantısı kapsamında 500 kişi civarında bir grup giriş yaptı.Otele girdikleri andan itibaren grubun profili otelde görmeye alışkın olduğumuz müşteri profilinden çok farklı olduğundan diğer tüm müşteriler gibi biz de rahatsız olmaya başladık.Zira hava sıcaklığının 28 °Cye vardığı havuz başında haşema diye tabir edilen uzun şalvar pantolonlu, sakallı erkekler,kara çarşaflı kadınlar dolaşmaya başladı.Bakışları ile çevreyi çok rahatsız ediyorlardı.

Ama esas önemlisi akşamüstü havuzun kenarında yaptıkları aşırı gürültülü ve herkesi rahatsız eden 2-2,5 saatlik toplantılarına otel yönetiminin hiç müdahalede bulunmaması.Lobinin tam bitiminde tüm otel müşterisinin günde en az 1-2 kez önünden geçtiği çok göz önü bir odanın MESCİD yapıldığını dehşetle fark ettik.Akşam yemeğine geldiğimizde bir gün önce aynı restorana girdiğimiz kıyafetimizle restoranın girişinde nöbetçi gibi duran ve sonradan Otel Yiyecek İçecek Müdürü olduğunu öğrendiğimiz şahıs bizi aynı kıyafetle içeri almadı.Aynı şortla 2 gündür her restorana girmiştim,üstelik mayo şort değil,diz hizasında kumaş şık bir bermuda modelidir.

Restoranın kapısından çevrilince şikayet için yetkili birini ararken benim gibi mağdur olan ve benden daha da uzun kapri bir pantolon giyen bir başka beyle birlikte lobide Müşteri İlişkileri Müdürü olan şahısla tartışmaya başladık. Sesimizin yüksek olduğunu ve diğer müşterilerin rahatsız olduğunu söyleyerek bizi lobide bir köşeye aldı ancak gündüz ki 500 kişilik gürültüden dolayı nedense bu kadar hassasiyet göstermemişlerdi. Bana bu tartışma sırasında bunun otellerinde rutin bir uygulama olduğunu hatta tüm o yöredeki otellerin genel bir kuralı olduğunu belirtti.Ben de bir gün önce aynı kıyafetle aynı restorana girebilmişken bugün bu kuralın uygulamaya konmasının şaşırtıcı olduğunu söylediğimde dün gözden kaçmışsınızdır hep uygulanan bir kuraldır diye ısrar etti.Diğer bey de aynı şekilde bir gün önce aynı kapri pantolonuyla girebildiğini hatırlattı.Yine bir atlama olmuştur dedi.Bana Yiyecek İçecek Müdürü pantolon temin edeyim size diye tuhaf ve kabul edilemez bir teklifte bulundu.Kabul etmeyince Ala Carte restorana almakta ısrar etti.

Bu tavır değişikliklerinin tamamen o gün giren ve siyasi ve dini eğilimleri her hallerinden belli olan grup nedeniyle oluştuğunu söyledik,reddettiler ancak tamamen bu otelde azınlık gibi hissettirildiğimizi,gelen grup nedeniyle özgürlüklerimizin kısıtlanarak sindirilmeye çalışıldığını belirttik.Sonra ben Ana restoranda girerek yemekte direttim, bana Yiyecek İçecek Müdürü eşlik ederek kapıdan girmeme yüksek müsaadeleriyle izin verildi !!!! ancak restoranda bile ayrı bir bölüm olan VIP kısımda yemem istendi.İzole edilmeye çalışıldık.

Gece Operasyon Müdürünün de bulunduğu bir ortamda kendisi de bu uygulamanın rutin olduğunu tekrar etti.Ben de az önce restoranda gördüğüm kara çarşaflı hanımı göstererek bu giysiyle veya sarıkla,cüppeyle girebilir miyim otelinizin restoranına diye sorduğumda bu kıyafetlerle girmenizi kısıtlayıcı bir kuralımız yok ama bu şortla giremezsiniz dedi. Bundan sonra olay zaten koptu ve otelden ayrılmak istediğimizi belirttik.Ertesi sabah otele beraber geldiğimiz diğer 3 odadaki arkadaşlarımızla birlikte Rixos Tekirova'dan adeta kaçtık.Sabah Odalar Bölüm Müdürü ve Genel Müdür ısrarla özür dileyerek otelde kalmamızı istediler.Böyle bir uygulamanın olmadığını bir yanlışlık olduğunu aslında böyle bir kısıtlamanın olmadığını söylediler ama bir gece önce bu kuralı dayatmaya çalışan 3 müdürleriyle ilgili bir girişimde de açıkçası bulunmadılar.Biz de aynı ortamda o yönetim ve 500 kişilik aykırı toplulukla bir arada kalmak istemediğimizden otelden çıktık.

Rixos Otel yönetimi kendileri her ne kadar inkar etseler de kesinlikle bu farklı topluluğa öncelikli hizmet prensibiyle hareket ederek, diğer konaklayanların kişisel haklarını hiçe sayarak tavırlarını belli etmişlerdir.

14:05 Posted in 04-OKUR (DA) YAZAR MEKTUBU | Permalink | Comments (0) | Email this