19/08/2008

'Tezkere Krizini Hatırlatıyor'

1e3bc484e8430cf1065e9a4449e52e9a.gif
Evrim Bunn / Washington

7 Ağustos tarihinde patlak veren Gürcistan-Rusya krizi Washington’un gündeminde ilk sırada. Uzmanlar, Azerbaycan ve Ukrayna için de tehlike çanları çaldığını düşünürken Türkiye’nin de Rusya’ya karşı ABD ile daha yakın işbirliği yapmasını öneriyorlar.


Washington’daki, muhafazakar eğilimli Heritage Vakfı’nda düzenlenen Gürcistan -Rusya savaşı konulu toplantıda uzmanlar Türkiye’nin Rusya’ya karşı batı ile daha yakın işbirliği içinde olması görüşünü dile getirdi. Toplantıda konuşan Heritage Vakfı Rusya ve Avrasya Uzmanı Doktor Ariel Cohen, Türkiye’nin Amerikan hastane gemisinin Karadeniz’e girişine izin vermemesini ‘kötü hatıraların canlanması’ şeklinde yorumladı.

Türkiye ile Amerika arasında Irak savaşının başlangıcında yaşanan tezkere krizini hatırlatan Heritage Vakfı uzmanı Cohen, ortak ülke olarak Türkiye’nin ABD’yi daha fazla desteklemesi gerektiğini söyledi.

12:48 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

18/08/2008

ENERJİ HATLARI ÜZERİNDE TÜRKİYE...

e94c7c22f1affc81b49ec6bd13b1ec24.jpg
Türkiye iki yeni projeyle, enerji koridoru olma yolunda hızla ilerliyor. Mavi Akım ve Kerkük-Yumurtalık’a paralel yapılacak iki ‘kardeş gaz hattı’, enerjide Türkiye’nin konumunu daha da güçlendirecek. İşte Türkiye’nin stratejik değerini artıran projeler:

Mavi Akım: Türkiye Rusya’dan gazı bu proje ile alıyor. Rusya’dan Samsun’a ulaşan hattın 396 kilometresi Rusya, 392 kilometresi ise Karadeniz’in altında. Şimdi bu hatta paralel yeni bir hat inşa edilecek.

Nabucco: Azeri ve İran gazı bu hatla Avrupa’ya ulaşacak.

Türk-Yunan gaz hattı: Bu hattan Yunanistan gaz almaya başladı. Sonraki yıllarda Hazar ve İran gazı da Avrupa’ya bu hattan gidecek.

Trans Anadolu (Samsun-Ceyhan): Çalık ve İtalyan Eni ortaklığında yürütülen projenin temeli geçen yıl atıldı. Proje Kazak petrollerini Samsun’dan Ceyhan’a ulaştıracak.

BTC Hattı: Bakü’den Ceyhan’a uzanan ve Azeri petrolünü dünyaya ulaştıran hattan her gün dünya tüketiminin yüzde 1’i sevkediliyor.

Kerkül-Yumurtalık: Irak işgalinden bu yana sürekli bombalanıyor. Çoğu zaman kapalı.

12:00 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

Dönerin Avrupa'daki Başarısı

b7a622b5dde8419db3437ff5c1491917.gif
Cem Dalaman / Berlin

Türk döner sektörü AB ülkelerinde yılda 4 milyar 200 milyon Euroluk bir ciro yapıyor. Üzerinde zaman zaman bozuk et skandalı gibi kara bulutlar dolaşsa da, hiçbir şey döneri tahtından indiremiyor. Nitekim Almanya'da yapılan bir araştırmaya göre, ayaküstü yemek yiyen Almanların yüzde 34'ü döneri tercih ediyor. Peki döner Avrupa'ya nasıl girdi. Türkiye'de dönen bu lezzet yumağını buraya getirmek ilk kimin aklına geldi?


Döner Avrupa'nın, başta da Almanya'nın vazgeçilmez fastfood yiyecekleri arasında. Türkiye'de göremeyeceğiniz çoklukta döner büfeleri; yani 'imbiss'ler ülkenin en ufak yerleşim yerine kadar açıldı ve iyi de işliyor. Gittikçe büyüyen sektör Almanya'da hatırı sayılır bir istihdam sağlamaya ve ciro yapmaya başladı. Öyle ki Almanya'da günde 400 ton döner satılıyor.

AB ülkelerinde ise döner sektöründen doğrudan yada dolaylı olarak pay alan insan sayısı 300 bine yakın. Bu başarı hikayesinin babası ise Berlinli Kadir Nurman. 1971 yılında Berlin'de açtığı büfesinin Türkiye dışında açılan ilk dönerci olduğunu belirten Nurman, daha o zamanlar dönerin zaferine inandığını anlatıyor. İster dürüm ister ekmek içi, ister soslu ister sossuz, soğanlı domatesli salatalı salatasız.... Döner Almanya'da insanların ayaküstü atıştırmalarında ilk akıllarına gelen gıda. Kadir Nurman, aradan geçen 37 yılda dönerin beklentilerinin çok üzerinde bir yol katettiğini, sadece Almanya değil, tüm Avrupa'yı fethettiğini söylüyor ve döner sektörünün geleceği daha da parlak diyor. Dönerin Türkiye'den binlerce kilometre uzakta Berlin'de başlıyan dünya yolculuğunda, bu lezzet yumağını tadanlara afiyet olsun demek kalıyor geriye.

11:55 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

İsveç'in imajı: Sarışınlar ve geyikler

2c780b04d0a98f2b24262da3667dec9a.jpg
Osman İkiz / Stockholm, İsveç

İsveç deyince aklınıza ne gelir diye sorulunca ''Volvo'' denirdi bir zamanlar. Sonra politik figür olarak Olof Palme akla gelirdi. Sanatla ve özellikle sinemaya meraklı olanlar için İngmar Bergman, film ve tiyatro dünyasının ilahı sayılırdı. Volvo, Palme, Bergman dünyada birer marka haline gelmişlerdi ama İsveç deyince hemen hemen herkesin aklına ilk gelen sarışın mavi gözlü kadınlardı. Dünya son yirmi yıl içinde çok değişti. Volvo artık otomobillerin kralı değil. Palme'nin adını anan yok.


Bir yıl önce ölen Ingmar Bergman'ın adı da pop dünyasının gürültüleri arasında duyulmaz oldu ama İsveç'in sarışın mavi gözlü güzel kadınları hala tahtlarını korumakta. Her yıl dünyanın belli başlı kentlerinde kadınlar üzerine araştırma yapan Amerikan Travelers Digest adlı dergi, bu yıl Başkent Stockholm'u dünyanın en hoş, en güzel kadınlarının yaşadığı kent seçti. Haziran ayında bütün dünya basınında yer alan bu haber hala zihinlerdeyken yeni bir araştırmanın sonuçları açıklandı. Anket yöntemiyle yapılan araştırmada soru ''İsveç deyince aklınıza ne geliyor?'' idi. Fransızlar arasında bu soruya en belirgin yanıt ''Sarışın mavi gözlü kadınlar'' oldu. Araştırmayı yapan Visit Sweden adlı İsveç'e daha fazla turist çekmek için turizm politikasında strateji geliştiren resmi bir kurum.

Sarışın mavi gözlü kadınlar

Bu kurumun İngiltere, Almanya, Fransa ve Hollanda'da anket yoluyla yaptırdığı araştırmaya göre Almanlar da İsveç deyince öncelikle geyikleri düşünüyorlar. İngilizler için ise İsveç demek temiz ve düzenli bir ülke anlamına geliyor. Hollandalılara göre de İsveç herkesin özgürce yaşadığı bir barış ülkesi. Visit Sweden'ın araştırması açıklanınca gazeteler haberlerine ''İsveç'in dışarıdaki imajı geyikler ve sarışınlar'' diye ya da benzeri başlıklar attılar. Araştırmada herkesin ifade ettiği ortak İsveç imajı ise bu ülkenin soğuk ve karla kaplı olduğu yolunda. Tabii bu imaj malumun ilanı anlamına geldiğinden gazetelerde başlığa çıkmadı.

'Mühendis kafalı millet'

İsveç hakkında yabancıların imajı ne kadar ilginç ise, böyle bir araştırmanın turizm politikası için taşıdığı önem ve geliştirilen strateji de o kadar ilginç. Visit Sweden, turizm politikasını paralı turistleri çekme stratejisine göre planlıyor. Araştırma bu yüzden Avrupa'nın dört zengin ülkesinde yapıldı. Bu ülkelerden gelen turist sayısını artırabilmek için de öncelikle o ülkelerdeki İsveç imajını ve beklentileri öğrenmek ve ona göre yatırım ve reklam yapmak istiyorlar. İsveç bu turizm politikasında çok başarılı. Örneğin İsveç'in soğuk oluşunu olumluya çevirmenin yollarını arıyorlar. Bu strateji çerçevesinde, İsveç'in kuzeyinde haski köpekleriyle çekilen kızaklarla otantik Lapon köylerine geziler düzenleniyor. Dünyada ilk Buz Hotel'in kurulması da bu stratejiye dayalı. Böylelikle soğuk ve karlı ülkeye bir de egzotik atmosfer kazandırılmış oluyor.

İsveçliler için "mühendis kafalı millet" denir. Turizm politikasındaki detaylı ve ince hesapların, Ericsson telefonlarındaki mühendislik çalışmasını aratmayacak ustalıkta olduğu söylenebilir. Bu çalışmanın sonucu tabii her yıl turizm gelirlerine yansıyor. Örneğin her tarafı tarih ve kültür hazinesi, güneşi, denizi, kumu ve yemekleriyle ünlü Türkiye’nin geçen yılki turizm geliri 14 milyar dolar. Oysa denizine girilmeyen, güneşin arada sırada yüzünü gösterdiği, yazlık turistlerin bile yanlarına şemsiye almadan gelmediği İsveç'in geçen yılki turizm geliri ise 22 milyar Euro (yaklaşık 33 milyar dolar). İsveç'in turistleri çekme başarısında geyikler ve sarışınlar kadar turizm mühendisliğinin başarısını görmemek mümkün değil.

11:53 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

15/08/2008

ABD'DEN İSRAİL'E SOĞUK DUŞ

df8d47e32f85cc98aef9c2fcaa1912f0.jpg
Amerika İsrail’in, İran’daki nükleer tesisleri vurma yeteneğini artıracak silah talebini reddetti. İsrail’in önde gelen gazetelerinden Ha’aretz, Amerika’dan hangi silahların istendiğini belirtmedi.

Gazete ayrıca, Amerikalı yetkililerin, İsrail’e İran’a bir saldırı düzenlemesinin, Washington’ın çıkarlarına zarar vereceği uyarısında bulunduğunu da bildirdi. Amerika, İsrail’in İran’a saldırı düzenlemesi durumunda önceden haberdar edilmek istiyor.

Silah talebi, geçen Mayıs ayında Başkan Bush’un İsrail’e yaptığı ziyaret sırasında gündeme gelmişti. Amerikalı yetkililer, gazete haberiyle ilgili bir açıklama yapmadı.

13:34 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

12/08/2008

EŞCİNSELLER ÇOCUK SAHİBİ OLMAK İÇİN SERVET HARCIYOR

810386a219c96c784491a212a19c9409.jpg
(ap)

ABD'de eşcinsel çiftler paraya kıyarak taşıyıcı annelik yoluyla kendi çocuklarına sahip oluyor. Tüm hukuki ve maddi zorluklarına rağmen, taşıyıcı anne yardımıyla biyolojik baba olma fikri ABD’li eşcinsel erkekler arasında giderek yaygınlaşıyor. Eşcinsel evliliğin Kaliforniya’da eyalet dışından gelenler için bile yasallaşması ve Massachusetts’in dört yıl önce getirdiği eşcinsel evlilik haklarını eyalet dışındakileri de kapsayacak şekilde genişletmesi üzerine, biyolojik aile olmak Amerika’daki lezbiyen ve geyler için gerçekçi bir seçenek haline geldi.


Çocuğu olan çiftler, çocuklarına daha fazla güvence sağlamak amacıyla evlenmeyi tercih ederken, klinikler ve taşıyıcı anne programları da eşcinsel erkeklerden gelen ilginin arttığını belirtiyor. 12 yıllık partneri Jeff Littlefield ile 11 Temmuz’da Hollywood’da evlenen Tommy Starling “Kızımızın, ebeveynlerinin evli olduğunu bilmesini istiyorduk. Bizim için çok önemli” diyor.

Aile olmak çok pahalı...

Daha önce South Carolina’da evlat edinmeye çalışan ancak eşcinsel düşmanlığıyla karşılaşan çift, Growing Generations adlı firma aracılığıyla taşıyıcı annelik yoluyla çocuk edinmeye karar vermiş. Çift, eşcinsel erkeklerin aile olmasının kolay, ucuz ve eğlenceli olmadığını söylüyor. Lezbiyen çiftler içinse biyolojik ebeveynlik eşcinsel erkeklere göre çok daha kolay bir süreç. Zira, taşıyıcı anneye ihtiyaç olmadığı gibi hamile kalmak için farklı yollar da denenebiliyor. Lezbiyen çiftler neredeyse 150 bin doları (174 bin YTL) bulabilen taşıyıcı annelik masrafını ödemek ya da taşıyıcı anneyle imzalanan sözleşmenin yasal zorluklarıyla uğraşmıyor.

Growing Generations’ın kurucusu Gail Taylor, evliliğin biyolojik babaların artmasına neden olduğunu söylüyor. New Jersey’li avukat Melissa Brisman ise taşıyıcı annelik ve aynı cinsiyetten kişilerin aile olmasıyla ilgili kanunların eyalete göre değiştiğini ve yasal olarak evlenebilmenin bazı eyaletlerde işe yararken bazılarında yaramadığını anlatıyor.

09:34 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

11/08/2008

Filipinler'de Hristiyanlar kaçıyor

7020b651b0db0d3ba027d971518bdd7c.jpg
Filipinli yetkililer, ülkenin güneyinde ordu ile İslamcı militanlar arasında devam eden çatışmalar yüzünden yaklaşık 130 bin kişinin evlerini terk ettiğini bildirdi. Hükümet, köylerinden kaçanlara gıda ve barınak yardımı yaptığını söylüyor. Güneydeki çatışmalar, buradaki özerk Müslüman bölgenin sınırlarını genişleten bir anlaşmayı Yüksek Mahkeme'nin durdurmasıyla alevlenmişti.

Haber üzerine Moro İslami Kurtuluş Ordusu'ndan bir grup isyancı güneydeki bazı Hristiyan köylerini işgal etti. Filipinler ordusu onlara köylerden çekilmeleri için 24 saat süre tanıdı. Ordu dün sürenin dolması üzerine harekete geçti. Bölgedeki bir Filipinli komutan, yalnızca ateşkesi bozan 800 kişilik bir gruba saldırdıklarını söyledi.

Hükümet ile Moro İslami Kurtuluş Ordusu, ülkenin güneyinde yıllardır süren isyanı sona erdirecek bir anlaşmaya varmıştı. Anlaşma Müslüman Mindanao Özerk Bölgesi'nin sınırlarını genişletiyordu. Fakat 712 köyün daha bu bölgeye katılması öncesinde bir halkoylaması yapılmasını öngörüyordu. Bölgedeki Hristiyan milletvekillerinin itirazları üzerine, Yüksek Mahkeme anlaşmayı askıya aldı.

13:28 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

08/08/2008

ANAYASA MAHKEMESİNİN AKP KARARI ABD'DE MASAYA YATIRILDI

be2192d8aef2c60c5f95289f09751d05.jpg
Gazeteci Murat Yetkin, AK Parti'ye yönelik kapatma davası süreciyle, ''keskin köşelerin törpülendiğini'', ''iki sarı kart gören AK Parti'ye, kırmızı kart alma sınırına dayandığı uyarısının yapıldığını'' söyledi. Washington'daki düşünce kuruluşlarından Brookings Enstitüsünde, ABD'nin eski Ankara Büyükelçilerinden Mark Parris'in yönetiminde, Türkiye'de, AK Parti'nin kapatılması istemiyle açılan davada, Anayasa Mahkemesinin kararının etkilerinin tartışıldığı bir panel düzenlendi.

Panelde konuşan Radikal gazetesi Ankara Temsilcisi Yetkin, AK Partinin karşılaştığı durumu futbol benzetmesiyle açıklarken, ''AKP iki sarı kart gördü, oyun dışı kalması gerekiyordu, ama, kırmızı kart alma sınırına dayandığı belirtildi ve 'bundan sonra daha dikkatli ol' denildi'' dedi.

Yetkin, ordunun, Anayasa Mahkemesini maniple ettiği yönündeki komplo teorilerinin de kararla boşa çıktığını söyledi. Kapatma davasının, Ergenekon davasıyla denk gelmesinin tesadüf olduğunu belirten Yetkin, ''kapatma davası tamamen Anayasa Mahkemesinin türban meselesiyle ilgili girişimidir, ama durumun kamuoyunda algılanması farklı oldu'' dedi.

Yargı sistemindeki problemlerin nasıl çözüleceği yönündeki bir soru üzerine Yetkin, ''Türkiye bir değişimden geçiyor, ekonomik, yönetimsel ve aynı zamanda siyasi. Ordu içinde de yavaş bir değişim süreci var. Yargı da aynı zamanda değişiyor'' dedi.

Anayasa Mahkemesinin kararından sonra AK Parti'nin eylemlerinde bir sınır olup olmayacağı sorusu üzerine Yetkin, ''o sınır türban'' dedi ve türban meselesine dokunulmasının yeniden sıkıntı yaratacağına işaret etti.

ABD ve AB'den gelen tepkilerin kapatma davasının sonucuna etkisine ilişkin bir soruyu yanıtlayan Yetkin, ABD'den gelen açıklamaların AB'ye oranla daha dengeli olduğunu söyledi. Yetkin, ''bazılarının AB'nin açıklamalarını daha cesur diye nitelemesi mümkün ancak müdahale olarak algılandı. Bunlar yargıçları nasıl etkiledi bilemem ama kamuoyunu etkiledi. AB yetkilileri de bu durumu kavradılar ve ilk keskin açıklamalarına bir fren koydular, daha dengeli tutum sergilediler. Türk halkı da bir kere daha izole olmadığını anladı'' dedi.

Murat Yetkin, ''Türkiye'de Seçim Yasası ve Siyasi Partiler Yasası değiştirilmeden rahat uyumanın mümkün olmadığı'' yorumunu da yaptı.

Siyaset Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) Kurucu Başkanı İbrahim Kalın da paneldeki konuşmasında, AK Parti hakkında kapatma kararı verilseydi, başta ekonomi olmak üzere Türkiye için kritik konularda olumsuz bir etkisinin olacağını söyledi. Kalın, ''şimdilik bu siyasi yargısal süreç mutlu bir notayla bitti'' değerlendirmesini yaptı.

Son seçimlerden bu yana Türkiye'nin bir ''normalleşme'' sürecinden geçtiğini söyleyen Kalın, kuzey Irak, Kürt meselesi, Alevi meselesi gibi konuların tartışıldığını, kutuplaşmaların gerçekleştiğini ve pek çok cephede bir mücadelenin yürütüldüğünü kaydetti. Kalın, ''bunu sadece İslamcı-laik mücadelesi diye nitelemek çok basite indirgemek olur'' dedi.

Türkiye'de kritik meselelerin ''halı altına süpürülerek ertelendiği'' yorumunu yapan Kalın, ulusal uzlaşma yolunun bulunması gerektiğini kaydetti.

Türban meselesinin küçümsenmemesi gerektiğini belirten Kalın, herhangi bir demokratik kültürde böyle bir konunun yeri olmaması gerektiğini söyledi. İbrahim Kalın, ''eğer AK Parti 'benim parmaklarım yandı' diyerek mutfakta sadece tabakları yıkarsa bir şey üretemez'' dedi.

Avrasya Stratejik Araştırmalar Vakfı (ASAM) Başkan Yardımcısı Çağrı Erhan da, Anayasa Mahkemesi kararının herkesi rahatlattığını, ancak AK Parti'nin ''ciddi bir uyarı'' aldığını söyledi. Erhan, parti kapatılsaydı ''kaotik bir ortamın'' oluşacağına dikkati çekti ve kapatma sürecinin kanunlar çerçevesinde yapılan meşru bir süreç olduğuna işaret etti. Erhan da, kapatma davasıyla Ergenekon davasının aynı zamana denk gelmesi arasında hiç bir ilişki olmadığını söyledi.

Türban meselesinin şimdilik gündemden çıkarılması gerektiğini söyleyen Erhan, bunun bir insan hakları meselesi olduğunu kabul ettiğini, ancak Türk halkına sorulursa öncelikli ilk on konu arasında bunun yer almadığını belirtti. Erhan, ''Türk halkına sorarsanız ekonomi, güvenlik, eğitim, sosyal güvenlik, dış politika ve insan hakları konuları öncelikli'' dedi.

Rektör atamalarıyla ilgili bir soru üzerine Erhan, daha önceki cumhurbaşkanlarının da, üniversitelerde en çok oy alan adayı değil kendi istediği adayı seçmesine örnekler bulunduğuna işaret etti ve ''bu durum cumhurbaşkanlarının suçu değil, kanun böyle. Ben üniversite üyesi olarak sandıktan çıkanın atanmasını isterim. Sistem çok karmaşık ve demokratik değil, ancak sıkıntı sistemde. Sistem değişmeli'' diye konuştu.

10:54 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

Çekilme Konusunda Anlaşma Yakın

4a430eac061ee005b2d2946014aa98ff.jpg
Amerikalı muharip birliklerin Irak’tan 2010 yılı sonu ya da 2011 başında ayrılması konusunda iki ülke yetkililerinin anlaşmaya varmak üzere olduğu bildirildi. Irak hükümetine yakın kaynaklar, çekilme konusunda Iraklı ve Amerikalı yetkililerin bir hazırlık anlaşması yaptığını açıkladı.

Sözkonusu takvim Amerikan birliklerinin Irak kentlerinden çekilmesi ve 30 Haziran 2009 tarihine kadar üslerinde kalmaları konusunda bir hedef belirliyor. Anlaşma uyarınca Irak hükümeti, Amerikan birliklerinden gerektiği zaman daha uzun süre kalmasını da isteyebilir.

Amerikalı yetkililer de bir süredir Irak’ta devam eden güvenlik görüşmelerinde ilerleme sağlandığını bildirmiş, ancak nihai bir anlaşma konusunda ayrıntı belirtmemişti. Taraflar, özellikle Amerikan askerleri ve Savunma Bakanlığı’na bağlı sözleşmeli personele sağlanan yasal dokunulmazlık konusunda anlaşmazlık içinde bulunuyor.

10:52 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

Afganistan'da Yargıç Öldürüldü

8e85ef74bc7acdf7aafb089ecc86d48f.jpg
Afganistan’ın güneyinde Taleban militanları Khost ilinin baş yargıcını öldürdü. Khost valisi Arsala Cemal Amerika’nın Sesi’ne yaptığı açıklamada, yargıç Şer Gül’ün bölge başkenti yakınında öldürüldüğünü belirtti.

Afgan İçişleri Bakanlığından yapılan açıklamada polis ile Taleban militanları arasında Kandahar yakınlarında çıkan çatışmada, sekiz militanın öldürüldüğü, yedi militanın ise yaralandığı belirtildi. Batıdaki Badgis ilinde ise militanlar NATO aracına saldırdı, çıkan çatışmada altı militan öldürüldü.

Bu arada Helmand ilinde de polisle militanlar arasında çıkan çatışmalarda en az yedi polisin öldürüldüğü bildirildi.

10:50 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

07/08/2008

Havada ucuz bilet dönemi tarihe mi karışıyor?

3a8848027cde06848ba7fbbadcdbe3da.jpg
Daniel Scondo

Havacılık branşında şartlar öylesine kötüleşti ki, bütün havayolu şirketleri politikalarını değiştiriyor. Kriz, sadece durumu kötü olan şirketleri değil ama hava taşımacılığının dev isimlerini de fena vurdu. Şu günlerde hava yolu şirketi sorumlularının en çok tüylerini ürperten ses bu. Kol kalınlığındaki hortumlardan uçağın deposuna akan kerosinin sesi. Boeing 747 tipi bir yolcu uçağının depoları 240 bin litre yakıt alıyor. Ve bu yakıt litresine rekor fiyat ödeniyor. Ucuz seferleriyle büyük havayolu şirketlerine meydan okuyan Ryanair şirketinin patronu Michael O’Leary bile önümüzdeki aylara iyimser bakamıyor: “Önümüzdeki kış mevsiminde daha az para kazanacağız. Geçen yıl 480 milyon euro kâr ettik. Bu yılı sıfır kârla kapatmamız bile mucize olur. Sembolik miktarda para kazanabiliriz belki ama kârımız kesinlikle %80, 90, hatta %100 oranında düşecek.”


Ham petrolün varil fiyatı 2007 başından bu yana ikiye katlandı. Bundan birkaç hafta önce varil fiyatı 145 dolarla bütün zamanların en yüksek seviyesine çıkmıştı. Petrol son zamanlarda biraz ucuzladı ama, krizdeki havacılık branşı açısından hala çok yüksek. O’Leary’ye göre, dünyanın en kârlı şirketlerinden Ryanair bile varil fiyatının 130 doların altına inmemesi durumunda tek kuruş kazanamıyor.

Akaryakıt fiyatlarına durgunluk eklendi


Havayolu şirketlerinin başını ağrıtan tek sorun akaryakıt fiyatları değil. Metzler Artan petrol fiyatları uçak yakıtlarına da yansıyor. Bankası’nın havacılık Artan petrol fiyatları uçak yakıtlarına da yansıyoranaliz uzmanı Jürgen Pieper zor durumdaki hava yolu şirketlerinin ekonomik durgunluktan da nasibini aldığını söylüyor: “ABD’de durgunluk etkisini göklerde de hissetirmeye başladı. Kriz Avrupa’ya henüz sıçrıyor. Talep ve bilet fiyatları düşerken maliyet baskısının artması şirketleri zor duruma sokar.”

Uluslararası Havayolu Taşımacılığı Birliği İATA bu yıl her on üyesinden birini kaybetti. 25 şirket iflas etti. Ölüm kalım mücadelesi veren şirketler de bir hayli fazla. En ağır darbeyi Amerikan havayolu şirketleri yedi. Delta, United ve American Airlines şirketlerinin zararı milyarlarca doları buluyor. United’in Almanya, Avusturya ve İsviçre bölge satış müdürü Thorsten Lettnin artık ‘zararın neresinden dönsek kârdır’ anlayışıyla hareket ettiklerini söylüyor: “En verimsiz uçak tipimiz olan Boeing 737’yi 2009 sonuna kadar filo dışı bırakmaya karar verdik. Amerika’nın işlek hatlarında daha az sefer yapacak ve bazı seferleri de kaldıracağız. Florida’nın West Palm Beach hava limanına inmeyeceğiz.”

Uniter Business sınıftaki kapasite kullanımını arttırmak 2008 yılında 25 şirket iflas ettiiçin uçaklarını işadamları
için daha cazip hale getiriyor. Bilet fiyatına değil zaman kaybına önem veren işadamları havayolu şirketlerinin en gözde müşteri kitlesi. Ancak şirketlerin seyahat bütçelerindeki kısıntılar nedeniyle profesyonel seyahatlar da azalıyor.

“Yakıt balonunun içinde hapsolduk”

Uçak, kitle taşıma aracı olmaktan çıkıp yine sınırlı bir zümreye hizmet veren meta haline mi geliyor? Ryanair’in patronu O’Leary’ye göre hayır. İrlandalı işadamı ‘yakıt fiyatı 130 dolarda çakılır kalırsa zam yapmaktan başka çaremiz kalmaz, ama reklam amaçlı ucuz koltuklarımız her zaman olacak’, diyor.

“Son bir, birbiçik yıldır yakıt balonunun içinde hapsolduk. Balon olduğuna inanıyorum, çünkü petrolde ikmal darboğazı diye bir şey yok. Konjonküterl nedenlerle bu kış petrol talebi gerileyecek ve akaryakıt yeniden ucuzlayacak.”

Uzmanlar krizin havacılık branşına ağır darbe indireceğini ama uçakların hangara kapanmasına yol açmayacağını söylüyor. Konforlu ve nispeten ucuz uçak seyahatlerinin ihtiyaç haline geldiğini belirten Metzler Bankası analiz uzmanı Pieper’e göre bu branştaki zincirleme iflaslarda en büyük payın işletmecilik hatalarına düştüğünü ifade ediyor.

10:42 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

İSTİKRARSIZLIK VE ŞİDDET HIZLA ARTIYOR

12928c9cde58ce7a9a310d722ce04e5f.jpg
Enerji ve gıda fiyatlarındaki tırmanış, su yetersizliği ve iklim değişikliğinin gelecek 10 yılda dünyadaki istikrarsızlık ve şiddetin yeniden artmasına yol açabileceği bildirildi. Uluslararası Araştırma Merkezi Binyıl Projesinin bu yılki raporunda, enerji ve gıda fiyatlarının artması, enerji ve gıda rezervlerinin azalması, hükümetlerin yetersiz kalması, su yetersizliği, küresel ısınma, çölleşme ve kişilerin hareketliliğindeki artış yüzünden, dünyanın yarısının sosyal istikrarsızlık ve şiddete karşı güçsüzleştiği kaydedildi. Raporda, 46 ülkenin silahlı çatışma, 56 ülkeninse siyasi istikrarsızlık riskiyle karşı karşıya bulunduğuna dikkat çekildi.

Raporda, 46 ülkenin (2,7 milyar kişi) silahlı çatışma, 56 ülkeninse (1,2 milyar kişi) siyasi istikrarsızlık riskiyle karşı karşıya bulunduğuna dikkat çekildi.

Yaklaşık 3 milyar kişinin günde 2 doların altında kazanarak yaşamaya çalıştığı belirtilirken, daha ciddi politikalar izlenmemesi nedeniyle uzun vadede sosyal bir çatışmanın kaçınılmaz olduğu kaydedildi.

Raporda, 2050’ye kadar dünya nüfusunun 6,7 milyardan 9,2 milyara çıkmasının tahmin edildiği, 9,8 milyara ulaştıktan sonra doğurganlığın azalması nedeniyle 2100 yılında nüfusun 5,5 milyara düşebileceğine de dikkat çekildi.

Kişi başına yılda 1000 metreküpten az su düşen su fakiri ülkelerde 700 milyon kişinin su ihtiyacını karşılayamadığı belirtilirken, bu sayının 2025’e kadar küresel büyüme, iklim değişikliği ve su talebindeki artış nedeniyle 3 milyara çıkabileceği vurgulandı.

Raporda, bilim, teknoloji, eğitim, ekonomi ve yönetim alanlarında kaydedilen ilerlemelerin dünyanın bugünden daha iyi olmasına yardım edebileceği de belirtildi.

10:40 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

05/08/2008

TÜRKİYE'DEN SAVUNMAYA DEV PAY

f748e7e2d7172f30e48b4fecac6cfd42.jpg
Türk savunma sanayisi, büyük bölümü gerçekleşen yatırım ve tedarik projeleriyle dünyanın en gelişmiş savunma sanayileri arasına girmeyi başardı. Önümüzdeki dönemde Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) mevcut lojistik yapısının güçlendirilmesi amacıyla programlandırılan 50 milyar doların üstündeki projelerle Türk savunma sanayisinin bugünkü konumu daha da güçlendirilecek. Önemli bir savunma gücü potansiyeline kavuşacak olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin ihtiyaç duyduğu araç ve gereçlerin büyük bir bölümü, yerli üretim yoluyla karşılanacak. Kara Kuvvetleri Komutanlığı başta olmak üzere, Deniz ve Hava Kuvvetleri için çok sayıda projeye finansman katkısı sağlayan savunma sanayisinin programına aldığı projelerin önemli bir bölümü, önümüzdeki 5 ile 10 yıl içinde kademeli olarak gerçekleştirilecek.

İLK DENİZALTI HAMLESİ

Dünyanın en gelişmiş savaş helikopterlerinden, yeni tip denizaltılara, orta ve uzun menzilli füze sistemlerine kadar Türk savunma sanayisi, bir anlamda atağa kalkacak. Terörle mücadele kapsamında Mehmetçiğin elini güçlendirecek olan çok sayıda kara araç projeleri de söz konusu dönemde tedarik edilerek TSK’nın envanterine dahil edilecek. Savunma projelerine yönelik olarak Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM) tarafından yürütülen çalışmalar çerçevesinde Türk Silahlı Kuvvetleri için özel olarak imal edilecek zırhlı kara araçları, yerli şirketlerin katkısıyla imal edilerek Mehmetçiğin hizmetine sunulacak. Türkiye’nin yine ilk denizaltı projesi, denizaltı kurtarma gemileri, mayın avlama gemileri, kıyı ötesi geçişlerde kullanılacak araç-gereç ve iş makinaları alımı projeleri de SSM’nin öncelik verdiği projeler arasında bulunuyor. Özellikle Deniz Kuvvetleri Komutanlığının ihtiyacı için tedariki planlanan üretim ve imalat, Türk tersanelerinde yerli imalat yoluyla gerçekleştirilecek.

FONLARDAN SAĞLANACAK

Savunma sanayinin en prestijli projeleri arasında yer alan ATAK taarruz-taktik savaş helikopterlerinin üretiminin sonunda, Türk Kara Kuvvetleri de önemli ölçüde hava gücü elde edecek. Dünyanın en gelişmiş savaş helikopterleri arasında gösterilen helikopterler Türkiye’de üretilecek. Üretime savunma sanayi şirketlerinin yanı sıra çok sayıda özel savunma şirketleri de katkı sağlayacak. Türk şirketleri bu fonksiyonlarıyla kabiliyet kazanırken, üçüncü ülkelerle de yapılacak işbirliklerinde önemli avantajlar elde edecekler. Türk savunma sanayisini yeni yüzyıla hazırlayacak projeler için gerekli olan finansman ise Savunma Sanayi Müsteşarlığı fonlarından karşılanacak.

Orduya seyyar laboratuvar alınacak

Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) ihtiyacı için tedarik programına alınan nükleer, biyolojik ve kimyasal (NBC) mobil arazi laboratuvarı alımı için ihale açıldı. Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM) tarafından ihale yoluyla tedariki planlanan NBC mobil arazi laboratuvarı bilgi istek dokümanı yayımlandı. NBC laboratuvarı, harp sahasında mevcut nükleer, biyolojik ve kimyasal maddelerle endüstriyel zehirli maddelerin tespiti ve teşhisi amacıyla kullanılacak.

10:51 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

ABD’de seçimin kaderini ekonomi belirliyor

1b635c68d63f0acebfb2cf201dd6eaa7.jpg
Jens Korte

Obama ile McCain'in rekabeti yoğunlaşıyor. ABD’nin ekonomik resesyona sürüklenmesi başkanlık seçim kampanyasının gündemini de değiştirdi. Adayların öne çıkardığı konuların başında artık ne Irak savaşı, ne de yabancı ülkelerle ilişkiler geliyor. Artık oy avında etkili olabilecek tek konu ekonomik konjonktür. Demokrat Parti’nin müstakbel başkan adayı Barack Obama 37 yaşındaki Jason Furman’ı ekonomik danışman yaptı. Bu alışılmadık gençlikteki ekonomi uzmanının Amerikan ekonomisini yeniden rayına oturtma planları neler? Ve, Amerikan sendikacıları neden Furman adını duyunca yüzlerini ekşitiyorlar?

“Obama’nın başkanlığı ekonomiye kazandıracak”


1990’lı yılların başlarında Bill Clinton’un Baba Bush’a karşı yürüttüğü propaganda kampanyası sırasında sarfettiği ‘sonucu ekonomi tayin eder’ mealindeki sözleri hafızalardadır. O yıllarda da Amerikan ekonomisi durgunluk geçirmekteydi ve Clinton tutarlı ve inandırıcı ekonomik programıyla sandıktan galip çıkmıştı. Şimdi Barack Obama da Clinton’un başarısını tekrarlama azminde. En büyük yardımcısı da, radyo mülakatında mütevazi görünmeye çalışan Jason Furman olacak: “Barack Obama ile uzun uzun ekonomoi politikalarını tartıştık. Biraz daha fazla vakti olsa görevimi bendan çok daha iyi yapardı. Konjonktür hakkında bilmediği yok, çok enteresan biri. Onun başkan olması ekonomiye çok şey kazandırır.”

Vaşington’daki ekonomi danışmanlarının çoğu gibi Furman da Harvard mezunu. Son seçimde Demokrat aday John Kerry’nin adamıydı. Son yıllarda Clinton’un Maliye Bakanı Robert Rubin’in kurduğu Hamilton Project adlı siyasi araştırma enstitüsünde çalıştı. Furman’ın Obama’nın ekibine alınmasına sendikaların karşı çıkmasının en önemli nedeni de bu. BMO Capital Markets adlı yatırım şirketinin siyasi analiz uzmanı Andrew Busch Rubin’in ticari liberalizmin temsilcisi olduğunu hatırlatıyor: “Jason Furman, hür ticaretin ne kadar önemli olduğuna Obama’yı ikna edecektir. Son aylarda Amerikan ekonomisinin belki de tek olumlu yanı ticaretin ve ihracatın canlanmış olmasıydı.”

Satranç oyunu gibi

Amerikan sendikaları yerli şirketlerin ucuz ithal malı rekabetinden korunmasını ve Clinton döneminin aksine işçi çıkarlarının kollanmasını istiyor. Ticari liberalizmi benimsemiş olması Furman’ın Obama tarafından tercih edilmesinde önemli rol oynadı. Demokrat aday, serbest ticaret anlaşması NAFTA’yı eleştiren sözleri yüzünden iş dünyasından tepki almıştı. Üstelik Obama’nın partisi, Cumhuriyetçiler’den daha himayeci olmasıyla da tanınıyor.

Obama’nın eski ekonomik danışman adaylarından Jared Bernstein, seçim kampanyasının bu aşamasında kendi ekonomik programından çok karşı tarafın programını çürütme taktiği uygulandığına işaretle şöyle diyor: “Kısa vadede savunma ön plana çıkıyor. Taraflar karşılıklı suçlamalarla rakibinin ülke ekonomisine zarar vereceği ve halkı mağdur edeceği temasını işliyor. Bu mesajı ekonomik danışmanlar kanalıyla yollarken aynı zamanda da daha iyi olan kendi planlarını takdim ediyorlar. Tıpkı satrançta olduğu gibi.”

“Kral Artur’un sarayı”

Andrew Busch John McCain’in Furman’ın çok genç ve tecrübesiz olduğu iddiasıyla puan toplamaya çalışacağı kanaatinde: “Biraz, efsanevi kral Artur’un sarayını andırıyor. Dinamik ve enerjik gençlerin boy gösterdiği John F. Kennedy dönemi gibi. Üstün zekasına rağmen çok genç olması Furman için bir dezavantaj. Bu dezavantajı, yani tecrübe eksikliğini Obama ile paylaşıyor.”

Andrew Busch, tecrübesiz Jason Furman’a siyaset ilminin ana kuralını hatırlatıp, ‘sakın politikada gerçekleri söyleyeyim deme’ nasihatında bulunmadan da edemiyor.

10:46 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

04/08/2008

AKP kararı: Demokrasi-Laiklik Tartışması

084d89b99a7c66a6d4edd74c1fd19db2.jpg
BBC

Adalet ve Kalkınma Partisi aleyhine açılan kapatma davasını ve çıkan kararın siyaset ve siyaset felsefesi açısından anlamını ABD ve İngiltere'den iki uzmanla konuştuk. Cambridge Üniversitesi'nden bu konudaki uzman felsefeci AC Grayling ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Dışilişkiler Konseyi adlı düşünce kuruluşunun Türkiye Uzmanı Steven A. Cook konuğumuz oldular.


Steven A. Cook: Adalet ve Kalkınma Partisi taraftarlarının karardan mutlu olduğu çok açık. Partinin karşıtları da, 11 üyenin 6'sının kapatma yönünde oy kullanmasına ve partinin toplumun islamcılaştırılması yönünde faaliyet gösterdiğine hükmetmesine dikkat çekerek, kendileri açısından bir zafer olarak görüyor. Ama şu gerçek de ortada. Bu, Türkiye tarihinde, laik güçler ya da diğer güçlerin, anti demokratik yollarla, özgür ve adil bir seçimin sonuçlarını tersine çevirme çabalarının sonuç vermediği ilk olaydır. Ve ben bunun Türkiye açısından çok önemli bir gelişme olduğunu düşünüyorum.

BBC: Sizce Adalet ve Kalkınma Partisi, bu karar ışığında gelecekte daha temkinli mi olacak?

SAC: Tabi ki parti, kendisini yeniden mahkemelerde görmek istemiyordur. Bence iktidardaki ilk dönemlerinde sergiledikleri ölçülü tutuma geri dönecekler. Laikler ve milliyetçiler, partinin ve meşruiyetinin altını oymak için çaba gösteriyordu. AKP de geçen yazki seçim zaferlerinden bu yana onlara bir ölçüde malzeme verdi. Bence parti liderleri de, Anayasa Mahkemesi başkanının işaret ettiği gibi bu karardan bir ders alacaktır.

BBC: Dava Adalet ve Kalkınma Partisi'nin laikliğe aykırı faaliyetlerin odağı olduğu iddiasıyla açılmıştı. Dolayısıyla Anayasa mahkemesi'nden çıkan karar, dünya genelinde laikliğin anlamı, din ve devlet ilişkilerinin nasıl düzenlenmesi gerektiğiyle ilgili tartışmalar açısından da önemliydi. Biz de Cambridge Üniversitesi'nden bu konudaki uzman felsefeci AC Grayling'e kararın bu çerçevedeki olası yankılarını sorduk.

AC Grayling: Bence sadece Türkiye'deki değil, genel olarak dünyada bugünkü duruma bakıldığında, daha net sınırların çizilmesi gerekiyor. Türkiye'deki tartışmalar, Fransa'da, ve anayasaya aykırı olarak ayinlerin okullara sokulmak, on emir'in mahkeme salonlarında sergilenmek istendiği Amerika Birleşik Devletleri'nde olduğu gibi, aslında din ve devlet ilişkileri sınırıları üzerinden verilen mücadelenin görünen kısmı.

BBC: Peki sizin kaygınız tam olarak nedir?. Mesela İngiltere'de Hristiyan ya da Müslüman bir partinin örneğin, belediye seçimlerini kazanması sizi neden kaygılandırır ?

ACG: Benim endişem şu. Hangi dinden olursa olsun, inançları kuvvetli insanlar, çoğu durumda bir azınlıktır. İnançlarının önemli bir parçası da kendi görüşlerini diğerlerine empoze etmektir. Siyasi ya da dini, tek bir ideolojinin hakim olduğu yerlerde de, her türden sivil toplum örgütlerinin oksijeni azalır. Dolayısıyla, dinle devlet işleri arasındaki sınırın nereden geçmesi gerektiği konusunda hassas olmalıyız. Türkiye'de de bazı laikler, durumlarının dinin genelde inanç alanını kapsadığı Hristiyan ülkelerden farklı olduğunu söylüyorlar. Ancak İslam, her zaman geleneksel olarak devlet işleri alanını da kapsar.

BBC: Peki sınırların çizilmesi gerek derken, açık bir dini kimliğe sahip partilerin yasaklanması gerektiğini mi söylüyorsunuz?

ACG: Hayır, kesinlikle bunu söylemek istemiyorum. Bence dini örgütler ve hareketler kendilerini sendikalar, siyasi partiler ve herhangi bir çıkar grubu gibi bir sivil toplum kuruluşu olarak görmeli. Tabi ki var olma ve görüşlerini açıklama hakları var. Ama yapmamaları gereken, birçok ülkede olduğu gibi pastadan diğer sivil toplum kuruluşlarından fazla pay almak.

BBC: Peki mesela Amerika Birleşik Devletleri'nde Hristiyanların Kongre'yi ve başkanlığı ele geçirmesi durumunda , hoşgörülü liberal bir kişinin tavrı ne olmalı sizce?

ACG: Bu çok zor bir soru. Çünkü bu soruyla parmak bastığınız konu genel bir demokrasi ve inanç sorunu. Mesela İran'da, Cezayir'de, Türkiye'de ya da Amerika Birleşik Devletleri'nde aşırı dinciler tamamen demokratik yollarla seçilse ne olur? Bu durumda ne yaparsınız? Tabi ideal durumda demokrasi, oy verenlerin, kendileri gibi düşünmeyen, kendileri gibi yaşamak istemeyenlere karşı sorumluluklarının bilincinde olmasıdır. Dolayısıyla burda çok büyük bir çıkar çatışması var. Bunu dünyada giderek daha çok yerde görüyoruz ve bu durum çok temel, zorlu sorunlar çıkartıyor ortaya.

10:47 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

"Güngören'deki saldırının arkasında PKK yok"

19126e301cc3bb9e2008a501b4903047.jpg
DWL

Alman Dış İstihbarat Teşkilatı BND, Güngören’deki saldırının arkasında PKK’nın olmadığını tahmin ediyor. Bild, gazetesine konuşan BND’nin Başkanı Ernst Uhrlau, eylemin gerçekleşme biçimi ve kullanılan patlayıcının PKK’nın şimdiye kadar kullandıklarına benzemediğini söyledi.


Uhrlau, olayın arkasında radikal dinci ya da Türkiye’deki diğer örgütlerin olabileceğini belirtti. Güngören’de geçen hafta aralıklı iki patlayıcının infilak etmesi sonucu 17 kişi yaşamını yitirmişti. Türkiye İçişleri Bakanlığı, hafta sonunda eylemi gerçekleştirdiği sanılan kişilerin yakalandığını duyurmuştu.

10:40 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

Amerika'da İşsizlik Artıyor

33502bcbf449cef46014652998fa04e7.jpg
Amerika'da işsizlik son dört yılın en yüksek düzeyine çıktı. Çalışma Bakanlığı, işsizlik oranının yüzde 5 virgül 7'ye yükseldiğini açıkladı. İşten çıkartmaların, en çok imalat ve inşaat sektörlerinde görüldüğü bildiriliyor.

Uzmanlar, artan işsizliğin yükselen benzin fiyatlarıyla birlikte Amerikan ekonmisini üçteikisini oluşturan tüketim harcamalarını olumsuz etkileyeceğini söylüyor. Amerikan ekonomisi yılın ikinci çeyreğinde yavaş da olsa büyümeğe devam etti. Dün de Amerika Ticaret Bakanlığı, Gayri Safi Milli Hasılanın ikinci çeyrekte sadece yüzde bir virgül 9 büyüdüğünü açıklamıştı.

10:37 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

01/08/2008

Avrupa Birliği'ne layık bir aday

68db1400ee7a681b05136911f08a3319.jpg
Yabancı gazetelerin Türkiye ile ilgili değerlendirmeleri de sürüyor. Haftalık Economist, bugünkü sayısında konuyu değerlendirirken, "Yargıçlar bir felaketi önledi ve Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne layık bir aday olduğunu gösterdi" diyor.

Economist konuyu hem haberleri arasında hem de yorum sayfalarında ele almış.

"AK Parti aleyhindeki son manevralarda ordunun eli olduğu aşikardı. Ancak bu kez utanan müdahaleci generaller oldu. Bununla beraber kararın, taraftarlarının yola devam tezahüratlarına rağmen, AK parti için bütünüyle bir zafer olmadığını da belirtmek gerek. Mahkemenin yargıçlarından onu, partiyi laiklik aleyhtarı eylemlerden suçlu buldu, sadece verlecek ceza üzerinde anlaşamadılar. "

'Yakın zamana dek kapatma yönünde karar alınacağı görüşü hakimdi' diyen Economist, son bir ayda bu yönde bir kararın 'felaket anlamına geleceği nihayet anlaşıldıkça bu görüş değişmeye başladı' diyor ve şu yorumu aktarıyor:

"Avrupalı bir diplomat "Laikçiler nihayet AK partinden kurtulmanın tek yolunun sandık olduğunu anlamış görünüyorlar diyor. Eğer hal böyleyse, bu Türk demokrasisi için gerçekten de büyük bir adım."

Economist başyazısında da bir kapatma kararı alınsaydı 'bunun tüm krizlerin anası' olacağını belirtip, iddianamenin sağlam temellere oturmadığı ve siyasi olduğu görüşünü yineliyor; 'bundan sonra ne olacak?' sorusunu yöneltiyor:

"Generaller de dahil Türkiye'nin laik yerleşik düzeninin AK partiyi artık kabullenmesi arzu edilir bir sonuç olur. Erdoğan da uzlaşma jestleri yapabilir. Türkiye'nin laik geleneklerine saldırı kokusu veren yasalar yapma planlarından vazgeçmelidir. Anayasayı gözden geçirip güncellemek için de diğer partiler ve ilgili taraflarla ciddi görüşmelere başlamalıdır... Ayrıca hükümet, dikkatini ekonomiye yönlendirmeli..."

"Batı ve hepsinden önce Avrupa Birliği de daha fazla destek verebilir. Birliğin bir yasak kararını kabul edilir bulmayacağı mesajı yerindeydi; ama şimdi bu adım atılmadığına göre Türkiye'yi teşvik edecek daha olumlu unsurlar sunulması gerekir. Bu da katılım sürecinde ivmeyi hızlandırmaktan geçer. Üyelik tarihi verilmesine 10 yıl ya da daha fazla olduğu açık. Ancak iç siyasi krizleri demokrasiyi muhafaza ederek çözebileceğini gösteren Türkiye, bir gün birliğe üye olmak için neden haklı bir aday olduğunu da ortaya koydu."

Financial Times için bir makale kaleme alan Bilgi Üniversitesi'nden Soli Özel ise "Erdoğan bu reform fırsatını yakalamalı" demiş:

"Bu karar geniş bir bağlamda; bir parti şiddeti teşvik etmedikçe veya şiddete karışmadıkça, parti kapatma günlerinin sona erdiğini gösteriyor. Bundan böyle Türkiye'nin siyasi, sorunları ve iktidar mücadeleleri siyaset sahnesinde sonuçlandırılacak.

"Mahkemeye siyasette hakemlik etmek ve başka partilerin dizginleyemediği; tam yol giden AKP'nin önünü kesmek gibi hiç de hoş olamayan bir görev yıkılmak istendi, mahkeme bu yükü yüklenmedi.

Siyasi olarak görülen davada, mahkemenin iç ve dış telkinlerin de etkisiyle siyasi bir karar verdiğinden söz eden Özel, kararı 'demokrasi için bir kazanım' olarak niteliyor ve artık Erdoğan'ın reformlar ve uzlaşmacılık konusunda sözlerini hayata geçirmek önünde bahanesi kalmadığını ifade ediyor.

"Kabinede değişiklik buna başlamak için iyi bir yer olur. Geçen yılki seçim zaferi ardından Erdoğan kabinenin üçte ikisini korudu." diyen Özel şöyle noktalıyor yazısını:

"Türkiye'deki sarsıntı bu ülkenin, iflas etmiş bir demokrasi olursa ne büyük bir yük oluşturacağını gösterdi. Buna karşılık, yakın zamanda yaşananlar da Türkiye'nin bölgesinde ne kadar yapıcı bir rol oynayabileceğini ortaya koydu. Umulan Brüksel ve diğer Avrupa başkentlerinin, bunu görmesidir."

Franfurter Allgemeine Zeitung gazetesi ‘Aklın Zaferi’ başlığıyla yayınladığı baş yorumunda, iktidar partisinin kapatma talebiyle yargılanmasına varan gelişmelerden CHP’nin sorumlu olduğunu vurguluyor:

“CHP iktidara karşı uzlaşmasız kökten muhalefet yaparken devlet kurumlarındaki müttefiklerinden de yararlanıyor. Türkiye’deki hiyerarşik lider partisi modelinin ürünü olan kurnaz ama talihsiz başkanları Deniz Baykal yıllardır partisinin yenilenmesini engelliyor. AKP’nin seçim kazanmasında CHP’nin içler acısı durumda olması da rol oynuyor.”

Berlin’in Maerkische Oderzeitung gazetesi Anayasa Mahkemesi kararından sonra da Türkiye’deki dini odaklarla devlet ve din işlerinin birbirinden kesin şekilde ayrılmasını savunanlar arasındaki çekişmenin süreceğini yazıyor:

“Eski kemalist elitler, bütün ekonomik başarılara ve reformlara rağmen, gerçek niyetlerini gizlediklerini öne sürdükleri Erdoğan’ın çevresindekilere güvenmiyor. Yüksek Mahkeme kararıyla, 2008 Türkiyesi’nin siyasi realiteleri de bir ölçüde tescil edilmiş oldu. Çünkü çıkacak kapatma kararı da AKP’nin başarısına zemin oluşturan güç ve eğilimleri ortadan kaldırmayacaktı. Yeni bir partinin kurulmasıyla ülke yine aynı problemle karşı karşıya gelirdi.”

10:10 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

31/07/2008

Fas’taki İslamcılar AKP’yi taklit ediyor

cf02c549299e256e34d91b2b04a17a4d.jpg
İngiliz “The Times” gazetesi, El Kaide’nin Libya, Tunus, Moritanya, Fas ve Cezayir gibi Kuzey Afrika ülkelerinde yoğun bir örgütlenmeye gittiğini belirterek, Faslı İslamcıların kendilerine “Türkiye’deki AKP’yi örnek aldıkları”nı öne sürdü. Gazete, “Fas’taki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (PJD) yüzlerce kadrosunun, Türkiye’de eğitimden geçtiğini” iddia etti.

Gazetenin haberine göre, İslam dünyasında en ılımlı ülkelerden biri olarak tanınan Fas’a 3-4 yıllık bir ayrılıktan sonra geri dönenler gözlerine inanamayacakları bir manzarayla karşılaşıyorlar. Erkeklerin El Kaide militanı tarzında sakal bıraktıkları, kadınların başlarını cihad militanı olarak algılanmalarını sağlayacak şekilde örttükleri, mini eteklilerin ortalıktan kaybolduğu, Berberilere özgü renkli kıyafetlerin terk edildiği yerine siyah rengin hâkim olduğu, belediyelerin tahsis ettiği bayilerde cihad propagandası yapan yayınların satıldığı göze ilk çarpanlar arasında yer alıyor.

Borç, burs, tıbbi hizmet...

Alkollü içki satılan yerlerin sayısı her geçen gün azalıyor. Bu radikal İslamlaşma sürecinde ordunun rolü olduğu görülüyor. Gazeteye göre, Faslı İslamcılar, Cezayirli ortaklarından farklı bir strateji izliyor. Bir yandan silahlı eylem ve terörizme hazırlanırken bir yandan da bir dizi hayır kurumu oluşturarak hükümetin ulaşamadığı kitlelerle bağ kuruyorlar. Faizsiz borç, burs veriyor, tıbbi hizmet sağlıyorlar. Yeni evlileri destekleyip Mekke’ye hacca gidenleri sübvanse ediyorlar. Bütün bunlar, Müslüman Kardeşler’in eski bir kolu olan Adalet ve Sadaka Vakfı şemsiyesi altında yapılıyor. The Times’a göre, Fas’taki İslamcılığın kendine özgü bir siyasi cephesi bulunuyor. Bu da Türkiye’deki AKP’yi model alarak kopyalanan Adalet ve Kalkınma Partisi PJD. Gazete yüzlerce PJD’linin Türkiye’de eğitimden geçtiğini iddia etti.
7ade1dcf057916d3a3960a2f539aab72.jpg
Gazeteye göre, AKP’yi taklit eden PJD seçimlere katıldı ve kendisini Avrupa’daki Hıristiyan Demokrat partilerin İslami versiyonu olarak takdim etti. ABD’yi zararsız olduğu konusunda ikna etmeye çok çalıştı. Bu sayede liderleri Washington’a davet edildi. Geçen sene Fas Kralı 6. Muhammed, Adalet ve Kalkınma Partisi PJD’yi kapatmaya kalkışınca ABD müdahale ederek bunu önledi.

16:25 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

"ŞİMDİLİK BİR ARA ÇÖZÜM BULUNDU..."

da247752c7c50bd0d9752cca0e28c18f.jpeg
Adalet ve Kalkınma Partisi hakkındaki Anayasa Mahkemesi kararı İngiltere'nin önde gelen tüm gazetelerince işlenirken, genel görüş kararın olumlu olduğu yönünde.

Daily Telegraph 'Türkiye büyüyen İslami hareketiyle hesaplaşmaktan son anda geri adım attı' diyor. Gazeteye göre, karar "stratejik açıdan hayati olan ülkede gerginlikleri gidermeye büyük yarar sağlayacak".

Damien McElroy imzalı yoruma göre, 'şimdilik bir ara çözüm bulundu'.

"İslami uygulamalara getirilen sınırlamaları gevşetmek isteyen AKP'ye iktidarda kalabileceği söylendi, ancak tutumumu yumuşatması konusunda ciddi bir ihtar verildi."

Yazar, mahkeme kapatma kararı almamış olsa da AKP'ye 'çizgiyi geçmemesi için' sinyal verdiğini ve Erdoğan'ın pratik siyasi gerekçelerle yerleşik düzeni öfkelendirecek başka girişimlerden uzak duracağına inanıyor.

McElroy'a göre Erdoğan siyasetten dışlansaydı anayasanın savunucuları bir dizi sorunla karşı karşıya kalacaklardı:

"Ülke nasıl görünecekti? Kim yönetecekti? Yasak toplumsal çekişmeleri yeniden alevlendirir miydi?"

"Geleneksel partilerin, kötü yönetildiği ve fikirlerden yoksun oldukları görüşü yaygın. (Yeni bir) seçim, muhtemelen bağımsız olarak yarışa giren AK parti mensuplarının dönüşüyle sonuçlanırdı. O durumda da devlet, AK partinin en güçlü isimleriyle doğrudan yüzleşmek yerine onlarla gölgelerden uğraşabilirdi."

Guardian ve Times sonucun "kıl payı" alındığı konusnda hemfikir. Gazeteler, tek bir yargıcın daha kapatma lehinde oy vermesinin sonucu değiştireceğine dikkat çekiyor.

Guardian "Türkiye topyekün bir siyasi kriz olasılığını bertaraf etti. Anayasa Mahkemesi AKP'nin kapatılması için gerekli uzlaşmaya sadece bir oy farkla varmadı. Bu sonuç Türkiye'nin savaşan laik ve İslam yanlısı hizipleri arasında bir mütarekeye gidilmesinin önünü açtı." diyor.

Gazete başyazısında "laiklerin AKP'nin Türkiye'yi İslamileştirme yolunda gizli bir gündemi olduğuna dair tüm şüphelerine rağmen, Erdoğan'ın liderlik sicili iyi" diyor; buna ekonomide iyileşmeyi, Kıbrıs konusundaki siyasetin yumuşatılmasını ve AB müzakereleri gibi unsurları gösteriyor.

Ancak şu görüşle noktalıyor yazıyı:

"AKP hâkimlerin yaptığı uyarıya kulak vermeli. Eğer AKP merkezde bir partiyse, öyle hareket etmeli ve daha geniş bir siyasi çıkarlar koalisyonu oluşturmalı. Bu yaşananlardan laik milliyetçiler de ders almalı. Güçlerini davalar ve karanlık generallere değil siyasi programlara ve serbest seçimlere dayandırmalılar."

'İslam dünyasına mesaj' yorumları

Yine Guardian'da yazan Simon Tisdall'a göre, "Türkiye hem kendisinin hem dostlarının ödünü kopardıktan sonra uçurumun kıyısından döndü".

Yazara göre karar, demokrasi için bir zafer sonuç laik ve dini güçlerin mücadelede berabere kaldığını gösteriyor.

"Siyasi ve anayasal bir kriz, ülkenin istikrarını sarsar, ekonomiyi baltalar, (Pazar günü İstanbul'a saldıranlar gibi) düşmanlarını cesaretlendirir ve uzun bir belirsizlik dönemine yol açardı. Özetle bölgenin hakikaten demokratik olan az sayıdaki sistemlerinden biri felç olur ve belki de kalıcı şekilde zedelendirdi."

Tisdall bir kapatma kararının yaratabileceği en olumsuz senaryoyu ise şöyle tasvir etmiş:

"Laiklik ve İslam'ın ciddi bazı sıkıntılara rağmen yan yana yaşadığı bir toplum yapay şekilde altüst olup kendi kendine saldırabilirdi. Bu da kutuplaşmalar ortamında, aydın liderlerin başarmak istediği varsayılan şeyin tam aksi olurdu..."

Kararı bölgeye "laiklik ve İslam'ın bir arada yaşayabileceği sinyali" olarak yorumlayan Tisdall'a; Times da katılıyor.

Gazetenin başyazısına göre karar "hem demokrasi hem de sağduyu açısından bir zafer".

"Türk demokrasisi son 48 yılda dört kez darbeye uğradı. Dün bu kez anayasa mahkemesinin elinden bir beşincisine çok yaklaştı. Hâkimler partiyi kapatıp liderlerine siyaset yasağı getirmekten bir oy farkla geri durdular. Bu popüler ve becerikli bir hükümet için bir zafer olduğu kadar, çağdaş laik bir devlette İslam'ın rolü açısından önemli bir hüküm ve Türk demokrasisi için bir başarı.

"Sonuç hummalı siyaset atmosferini dindirmek, dış yatırımcıları temin etmek ve Türkiye'deki demokratik ilkelerin altını çizmek açısından son derece önemli. Etkileri ise daha da geniş. Bu başka ülkelerdeki ılımlı İslamcılara da İslam'ın demokrasiyle uyumlu olduğunu ve onların da amaçları için laik bir hukuki çerçeve içinde faaliyette bulunabileceklerini gösterecek. Bu Müslüman dünyası için hayati ve çok yararlı bir mesaj..."

Bu yaklaşıma paralel olarak Times'ın iç sayfalarındaki haberde kullandığı manşet de "Türkiye'yi İslam ve hukuk arasında hesaplaşmadan tek bir oy korudu" şeklinde.

Gazetenin muhabiri Suna Erdem, hazine yardımının yarı yarıya kesilmesi şeklindeki cezanın ise, hemen hemen bir öğrencinin eline cetvelle vurmaya eşdeğer olduğunu söylüyor.

Financial Times da, partinin suçlu bulunduğunu ancak sadece mali yaptırımlara tabi tutulduğunu anlatırken, "Bu ceza ise zengin destekçileri tarafından kolaylıkla tazmin edilebilecek bir şey..." ifadesine yer veriyor.

Reformları canlandırma beklentileri

Financial Times'ın manşeti "Türk liderler makamlarında kalıyor; parti mahkeme mücadelesinden sağ çıktı" şeklinde...

Gazete ekonomi açısından "Gözlemciler kararın Türkiye'nin sekteye uğramış durumdaki yapısal reform gündemine güvenip alım yapan yatırımcılar için en iyi sonuç olduğunu söylüyorlar." diyor.

"Karar Erdoğan için, kendisini eleştirenler, yargı, ordu, cumhuriyetçi muhalefet, medyanın büyük bir bölümü ve seçmenlerin önemli bir kesimi içinde kendilerini Türkiye'nin laik anayasal sisteminin muhafızları olarak gören muhalifleri karşısında bir zafer oldu.

"Ancak bir anlığına kendisini bu tatmin duygusuna bıraksa bile Erdoğan, son bir kaç ayki deneyimleri ile uslanmış olsa gerek. Laikliğe aykırı fillerle suçlanmak bile O ve partisine zarar vermiş olabilir. Bu konuyu devleti baltalayan en ciddi mesele olarak gören Türkler gözünde, gelecekteki seçim desteğini yitirebilir.

"Lehman Brothers'dan ekonomi uzmanı Tolga Ediz, kararı parti için ikinci bir şans olarak nitelerken; 'partiyi kapatmak için koşullar oluşmamıştı ama bu gelecekte oluşmayacağı anlamına gelmiyor' diyor.

"Ankara ve İstanbul'daki beklenti partinin kapatılacağı yönündeydi. Tek başına bu bile kararın ne kadar önemli bir olduğunu ve Türkiye'nin genellikle birbirleriyle mücadele halindeki kurumları arasındaki çalışma ilişkilerini yeniden düzenleyebileceğini gösteriyor.

"Gözlemci ve diplomatlar Erdoğan'ın zaferinin, sadece muhalefete açılırsa, siyasetlerinde daha az mezhep farkı güderse ve Avrupa Birliği'ne katılmak için sarsılan gayretlere yeniden güç verirse Türkiye'ye bir faydası olacağını söylüyorlar. Ankara'daki Avrupalı diplomatlar da Erdoğan'a aylardır daha az bölünme yaratacak ve daha kucaklayıcı şekilde davranma telkini yaptıklarını söylüyorlar.

'Son nokta değil' diyenler

Bununla birlikte FT muhabiri Vincent Boland, "Karar ülkeye bir mola sağladı, kalıcı çözüm değil" değerlendirmesini yapmış...

Independent'ta yazan Patrick Cockburn de "bir muharebe bitti ama savaş sürecek" yorumunu yapmış.

"Bu, Türkiye'nin ordu, bürokrasi ve yargı içinde kaleleri bulunan, eski yerleşik düzeniyle AKP'yi destekleyen İslamcı koalisyon arasındaki mücadelenin sadece son raunduydu.... Her iki taraf da net bir zafer kazanacak güçte değil ve mücadeleleri ülkeyi istikrarsızlaştırmaya devam edecek... Laik muhalefet partileri AKP yerine iktidara gelmek için fazlasıyla dermansız ve sadece kendi çıkarlarına hizmet eder haldeler. Ancak iktidar partisi de Türkiye devletini kontrol etmekten çok uzak."

Independent, anayasa mahkemesinin kararıyla ülkeyi uçurumun kenarından kurtardığını söylerken, AKP'nin başörtüsü tartışması dışında da hatalar yaptığını kaydediyor.

"Sağlam ekonomi yönetimi için partiye oy veren merkezdeki pek çok seçmen Erdoğan'ın gitgide otoriterleşen söylemleri karşısında partiden soğudu. İnsan hakları izleme örgütünün Türkiye uzmanı Emma Sinclair-Webb'e göre, hükümet son iki yılda kayadeğer tek bir reform yapmadı. Sinclair-Webb "İlk adımı uzun süredir durmuş olan insan hakları gündemini canlandırmak olmalı." diyor.

"Şimdi her şey AKP'nin nasıl bir tepki göstereceğine bağlı. Erdoğan yakın zamanda hatalar yaptıklarını kabul etmişti..."

Times'ın haberinde de olası adımlara dair şu satırlar yer alıyor:

"Başbakan Erdoğan Türkiye'nin AB sürecine bağlılığını teyit ederken, AK partinin kararı dikkatle inceleyip siyasi bölünmeleri gidermeye çalışacağını söyledi. İyimserler bunun kibirle suçlanan partinin toplumun tüm kesimlerine erişmeye çaba göstermesini sağlamasını umuyorlar. Hükümetin şimdi 1980'de bir darbe sonrası hazırlanan Anayasa'da reform yaparken daha geniş kapsamda istişarelerde bulunması bekleniyor. Ayrıca yasaların AB ile uyumlulaştırılması için çabalara da hız verilebilir. "

"Mahkemenin ikazı ise sadece AK partiye değil, partinin 2002'de seçimleri kazanmasından bu yana Türkiye'yi sarsan siyasi felç ortamına tıkanan tüm partilere... Yorumcular Türkiye'nin laik eski tüfeklerle Erdoğan'ın gelenekçileri arasındaki mücadele yüzünden kilitlendiğini söylüyorlar."

Anayasa Mahkemesi'nin Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kapatmama kararı Alman basınında da geniş yer buldu. Alman gazeteleri, AKP kararını ön plana çıkarıyor.

Düsseldorf’un Rheinische Post gazetesi, "Türkiye ferahladı" başlığıyla yayınladığı yorumda, Türkiye’deki siyasi kutuplaşma telikesinin atlatılması gerektiğine işaret ediyor:

“Türkiye’nin krizi atlattığını söylemek için henüz erken. Anayasa Mahkemesi iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılmasını reddettiği için günün galibi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmuştur. Ancak karar, ucu ucuna çıktı ve tek bir oy devletin selametine yön verdi. Oylama, harbin değil sadece bir muharebenin sonucudur. Türkiye’deki Kemalist ve İslami çevreler arasındaki karşılıklı güvensizlik aşılamadığı takdirde siyasi kutuplaşma artarak devam edecektir. Bir çok şey, silahlı kuvvetlerin karara ve siyasetin mutlak üstünlüğüne saygı duyup duymayacağına bağlı. Son zamanlarda ortaya çıkarılan darbe planları, ordunun güç kaybetmesini herkesin sineye çekemeyeceğini gösteriyor. Artan terör de Türk iç politikasının henüz bütün sorunlarla başedemediğinin kanıtıdır. Türkiye daha kurtulamamıştır.”

Frankfurter Rundschau gazetesi yorumunda, Başbakan Erdoğan’a demokrasiyi güçlendirme görevinin düştüğünü yazıyor:

“AKP kapatılmayacak, Erdoğan bundan böyle de hükümet edebilecek. Ama şimdiye kadarki gibi değil. Karar, beraat anlamına gelmiyor. Yoksa Hazine yardımı azaltılmazdı. Başbakan, 2007 Temmuz’undaki seçim zaferinin sarhoşluğuyla dikkatini daha fazla üzerine kaydırdığı dini acendasını gündeme taşıyamayacak. Erdoğan muarızlarını dinlemeyi ve demokrasi açığının kapatılmasına yardımcı olmayı öğrenmeli. Din hürriyeti ve medeni haklar, Türkiye’deki herkes için geçerli olmalı. Hristiyanlar ve Kürtler için de. Aksi takdirde Avrupa perspektifi ortadan kalkar.”

Mainz’da yayımlanan Allgemeine Zeitung gazetesi, Türkiye’nin Anayasa tarafından konmuş da olsa, yasaklarla yönetilemeyeceği yorumunu yapıyor:

“Anayasa Mahkemesi alınabilecek en az farklı kararla iktidardaki AKP’nin hiç olmazsa şimdilik kapatılmamasına hükmetti. Şimdiye kadar din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ilkesine bağlılıkta sadece silahlı kuvvetlere geçilen Anayasa Hakimleri acaba değişiyor mu? Yoksa bu karar ülkedeki siyasi tansiyonu düşürmeyi mi amaçlıyordu? Son seçimleri açık farkla kazanmış bir partinin kapatılması seçmen iradesinin hiçe sayılması olurdu. Milyonlarca Türk kadını dini inancını başını örterek de dışa vurmak istemesine, modern Türkiye’nin kurucusu Kemal Atatürk’ün ilkelerine uymadığı için izin verilmiyorsa bu demokrasilerin, gücünü Anayasa’dan da alsa, sonsuza kadar yasaklarla yönetilemeyeceği gerçeğine ters düşer. Dinin sosyal hayattaki ağırlığının saptanmasında Türk toplumunu uzun ve zahmet dolu tartışmalar bekliyor.”

Tagesspiegel gazeteside yer alan değerlendirme ise şöyle:

“Kendini Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtarıcısı ilan eden Kemalistler, ideolojik çizgilerinin birleşmesine rağmen Anayasa Mahkemesi’ni Erdoğan’ın partisine karşı istismar edemeyeceklerini anlamalılar. Muhalefet iktidardaki AKP ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak değil siyaseten mücadele etmelidir. Erdoğan da geçen yılki seçim zaferine rağmen kendi çizgisini, ülkedeki İslamlaşma endişesine kulak asmadan dayattığı eleştirisini hak etmiştir. Bundan böyle adaletin gözlerinin sürekli üzerinde olacağını bilmelidir. Karar, beraat değil tecilli kapatmama olarak algılanmalıdır.”

Derleyen: Ahmet Günaltay

11:34 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

30/07/2008

'AKP, LAİK TÜRKİYE'YE TEHDİT OLUŞTURMUYOR'

a95c76b9482caf307cc94e13590970c0.jpg
Washington'daki Georgetown Üniversitesi'nde uluslararası ilişkiler profesörü olan jeopolitika uzmanı Charles Kupchan, AK Parti'nin, laik Türkiye için bir tehdit oluşturduğuna inanmadığını söyledi. Kupchan, İtalya'nın önemli ekonomi gazetesi Il Sole 24 Ore'de bugün yayımlanan demecinde, "İslami kökenlere sahip Tayyip Erdoğan liderliğindeki AK Parti'nin, laik Türkiye için bir tehdit oluşturduğuna inanmıyorum. Bir siyasi dönüşümle ve ülkedeki demokrasinin olgunlaşma süreciyle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum" dedi.

Eski ABD başkanlarından Bill Clinton'a danışmanlık da yapmış olan Kupchan, Türkiye'deki siyasi gelişmeleri değerlendirdiği demecinde, AK Parti hakkındaki kapatma davasıyla ilgili olarak, "Ben bu partinin Türkiye demokrasisi açısından bir kriz göstergesi gibi değerlendirilmesine karşıyım. Olay, yıllardır sekülarist seçkinlerce yönetilmiş Türkiye'nin, daha genç, daha dinamik bir topluma ekonomik ve toplumsal alanlarda yeni cevaplar verebilen bir güçle karşı karşıya olmasından ibarettir" değerlendirmesinde bulundu.

Kupchan, "Önemli olanın AK Parti'nin, Haziran 2007'de Gazze Şeridi'ni ele geçiren Hamas gibi akımları değil, Avrupa'yı örnek almış olmasıdır" diye konuştu. Kupchan, ABD-Türkiye ilişkileri konusunda, iki ülke arasındaki ilişkilerin, gerek Irak savaşı, gerekse George Bush yönetiminin terör örgütü PKK konusunda net siyasi tavır takınmamış olmasıyla zayıfladığına işaret eden Kupchan, "Beyaz Saray'ın yeni sahibi, Irak savaşından sonra Ankara'yla ilişkilerde yeni bir sayfa açmak durumunda olacak" dedi.

50 yaşındaki Kupchan, Türkiye'nin enerji alanındaki stratejik öneminin giderek artacağına da işaret ederek, "Enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi yakın gelecekte AB'de en öncelikli meseleler arasında yer alacak. Türkiye bu sektörde de önemi giderek artacak stratejik bir rol oynayacaktır" dedi.

10:15 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

MİRAÇ KANDİLİ KUTLU OLSUN

37061ed951698eb642670d1cb1fc455f.jpg
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, “Bugün, dünyada insanlık olarak en büyük sıkıntıları, doğal afetlerden veya Cenab-ı Mevla'nın üzerimizdeki nimetlerini azaltmasından değil, kendi ellerimizle yapıp ettiklerimizden, nefsimizin aklımıza egemen olmasından, birbirimize karşı beslediğimiz sonu gelmez düşmanlık ve ötekileştirmeden, bencillik ve ihtirasımızın, öfke ve kinimizin sürüklediği akıl almaz yanlışlıklardan çekmekteyiz” dedi.

Bardakoğlu, bu gece kutlanacak Miraç Kandili dolayısıyla mesaj yayımladı. Miraç Kandilini idrak edecek olmanın mutluluğunun hep birlikte yaşandığını ifade eden Bardakoğlu, şunları kaydetti: “Miraç, Peygamber Efendimizin bir gece Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya, oradan da Yüce Allah'ın huzuruna vardığı, içerisinde pek çok hikmet ve sırların bulunduğu mübarek bir yolculuğun adıdır. Bu yolculuk, varlık düzeyinde, hakikat göğünün katmanlarında olduğu kadar, Allah'a ulaşmak için katetmesi gereken yolu görmek isteyenlere de emsal teşkil eden kutlu bir yolculuktur. Bu anlamda Miraç, insanın erdem yolculuğunu, beşerilikten insaniliğe yükselişini ifade etmektedir. Miraç, insanın, ilahi rızaya ve desteğe ulaştığında akıl ve idraki zorlayan nice üst derecelere ulaşabileceğini gösterdiği gibi, mana aleminde yükselip ilahi rahmet ve huzura erişmenin, öncelikle gönül ve ruh temizliğinden, ahlaki erdemlere yükselişten, her şeyin sahibi olan Yüce Allah'a bağlılık ve boyun eğmeden geçtiğini hatırlatan bir fırsattır.”

“Miraç'ın, göklere olduğu kadar, insanın iç dünyasına doğru da yapması gereken bir yolculuk” olduğunu vurgulayan Bardakoğlu, “Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa ve göklerde Hz. Peygamber ile gerçekleşen bu kutlu yolculuğun, manevi merkez olan gönül dünyasında gerçekleşmesi gerektiğini” kaydetti.

“Bizzat Hz. Peygamber tarafından müminlerin miracı olarak nitelenen namazın da iç dünyadaki yükselişi ve arınmayı ifade ettiğini” belirten Bardakoğlu, müminlerin namazda Rabbin huzurunda durarak, sadece ona ibadet etme ve sadece ondan yardım isteme özgürlüğünü yaşadıklarını” ifade etti.

“DÜŞÜNMEK ZORUNDAYIZ”

“Namazda sadece bedeni ile değil özüyle gönlüyle duygu ve düşüncesiyle Allah'a yönelen ve Rabbi ile baş başa kalmanın mutluluğunu yakalayan müminlerin, daima onun gözetimi ve desteği altında olduğunu hatırından hiç çıkarmadığını, bu bilinçle hayat çizgisini anlamlı kıldığını” dile getiren Bardakoğlu, şöyle devam etti:

“Sevgili Peygamberimizin 'Miraç'ından ilham alarak bireyin, toplumun ve topyekün insanlığın her türlü ayıp, çirkin, hata, vebal ve günahı geride bırakarak manevi yükselişi üzerinde de düşünmek zorundayız. Bunun da yolu, fani hevesler peşinde ömür tüketmek yerine yaşadığımız hayatın geçiciliğini gerçekten fark edip Allah'a dönmekten, onun rızasına uygun bir hayat sürmekten, geride insanlık için yararlı işler bırakmaktan, bilgiyi, teknolojiyi ve her türlü maddi gücü ahlakla buluşturmaktan geçer. Bugün, dünyada insanlık olarak en büyük sıkıntıları, doğal afetlerden veya Cenab-ı Mevla'nın üzerimizdeki nimetlerini azaltmasından değil, kendi ellerimizle yapıp ettiklerimizden, nefsimizin aklımıza egemen olmasından, birbirimize karşı beslediğimiz sonu gelmez düşmanlık ve ötekileştirmeden, bencillik ve ihtirasımızın, öfke ve kinimizin sürüklediği akıl almaz yanlışlıklardan çekmekteyiz. Miraç gibi kutlu zamanlar, bizlere Yüce Rabbimizin sonsuz merhamet kapısını dua ve niyazla çalarak O'na dönme, kendimize gelme, durup düşünme imkanı sunar, nefsimizin bize güzel gösterdiği kötülük ve çirkinlikten kurtulma irademizi tazeler. Ne mutlu Miraç'ı böyle değerlendirenlere.

Bu duygularla, ülkemizde ve dünyada yaşayan bütün Müslümanların Miraç Kandilini tebrik ediyor, bu mübarek gecede Yüce Mevla'ya açılan ellerin ve yapılan duaların, bütün İslam aleminin birlik, dirlik ve beraberliğine, insanlığın hidayetine vesile olmasını, başta yakın çevremiz ile İsra ve Miraç mucizesinin cereyan ettiği kutsal topraklar olmak üzere bütün dünyada hak ihlallerinin sona ermesini, acı ve göz yaşının, şiddet, terör ve umutsuzluğun yerini kalıcı bir huzur ve barışın almasını Cenab-ı Hak'tan niyaz ediyorum.”

10:15 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

NEWSWEEK'TEN ÇARPICI TÜRKİYE ANALİZİ

e05602c731414f45e16178adfc6b6332.jpg
Son on yılda, coğrafi olarak birbirlerinden çok uzakta bulunan iki ülke olan Türkiye ile Brezilya ekonomilerinin geçtiği aşamalar, birbirinin neredeyse tıpatıp aynısı. Her iki ülke de uzun süre dış borç batağından çıkamamış, yüksek enflasyon iki ülkeyi de vurmuştu. 2002 yılında her iki ülke ekonomisi de iflasın eşiğinden dönmüş, yapısal reformlar ve uygulanan sıkı mali politikalar sayesinde iki ülkedeki piyasalar yeniden hayata dönmüştü.

İki ülkenin, petrol fiyatları devreye girene kadar, borsa ve döviz konusunda da benzer bir kaderi paylaştığı söylenebilir. Ancak 2007 yılı sonlarında petrol fiyatlarındaki patlama, petrol zengini Brezilya’yı mutlu ederken, petrol fakiri Türkiye’yi sıkıntıya soktu.

Dünya ekonomileri şu anda petrol fiyatları ekseni etrafında dönüyor. 2008 yılının ilk yarısında, petrol ihraç eden ülkelerin borsaları yeni rekorlar kırarken, petrol ithal eden ülkelerin borsalarında yüzde 15’lere varan düşüşler yaşandı. Brezilya, bu dönemde petrolden büyük karlar elde etti. Brezilya’nın gelirlerinin yarıdan fazlası petrol ihracından geldi. Türkiye borsaları ise Brezilya’nın tam aksine, yüksel petrol ithalatı faturasından dolayı, yılın ilk yarısında dünyada en kötü performans gösteren borsaları oldu.

Şu anda Brezilya’nın petrol devi Petrobras’ın piyasa değeri, Türkiye piyasalarındaki bütün şirketlerden daha büyük. Gelişen dünya ile birlikte, enerji hisseleri ve piyasanın geri kalanları arasındaki performans açığı da devasa boyutta.

Aslında enerji sektörünün üst düzey performansı 1970’lerde kendini göstermeye başlamıştı. Enerji sektörünü zorlayan tek sektör, 2000’li yıllarda yükselen kar grafiğiyle teknoloji sektörü olmuştu. Fakat petrol, şu anda kendini imha edecek tohumları ekmekle meşgul. Fiyat artışı, petrol-ihraç eden ülkeler de dâhil, bütün dünyada ciddi bir enflasyon problemine yol açıyor. Brezilya ve Rusya piyasaları, son dönemde zor günler yaşıyor. ABD’de, enerji şirketlerinin hisseleri, petrol fiyatlarının daha da yükseleceği yönündeki tahminlere rağmen düşüyor.

Piyasalardan gelen mesaj şu: Petrol ve diğer malların fiyatları, ekonomik büyümeyi boğan bir noktaya ulaştı. Uzmanlar, enflasyonun artacağı endişesini taşırken, enflasyona duyarlı piyasa göstergeleri çok daha rahat durumda. Altın fiyatları, aylardır, dar bir ticari aralıkta gidip geliyor. Altının petrol fiyatlarına oranı, rekor düzeyde düşmüş durumda. Bu da, yüksel petrol fiyatlarının, enflasyon korkularını körüklemek yerine, büyüme üzerinde vergi yüküne benzer etkiye yol açtığını gösteriyor. Eğer tersi olsaydı, insanlar altına hücum ederdi. Benzer şekilde, ABD hükümeti tarafından çıkarılan enflasyon-korumalı tahvillere talep sabit durumda. Bu da enflasyonun artmayacağı yönündeki beklentileri yansıtıyor.

Bütün bu işaretler, dünyanın yeniden stagflâsyona dönüş yaptığı yönündeki uyarıları çürütüyor. 1970’lerin başında, küresel enflasyon yüzde 10’un üzerinde artış göstermiş ve 1980’lere kadar bu seviyesini korumuştur. Yüksek petrol ve gıda fiyatları, bu kısır döngüyü körüklemişti. Bugünkü şartlar ile 1970’ler arasındaki en büyük fark, serbest piyasanın yaygınlaşmasıdır. Bugünün küresel entegre dünyasında, üretim kolaylıkla daha düşük maliyetli fabrikalara kayabilmekte, ticaret serbestçe ülkeler arasında akmaktadır. Günümüzde çalışanların, üretimdeki büyüme tarafından desteklenmeyen maaş artışı talebinde bulunmaları çok güçtür.

10:05 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

25/07/2008

İstanbul, pahalılıkta New York’a yaklaştı

NTV-MSNBC

269888152b8ae5db72f2d02be9004dc6.jpg


Dünyanın önde gelen insan kaynakları danışmanlık şirketi Mercer 143 ülkeyi kapsayan “hayat pahalılığı” raporu hazırladı. Rapora göre dünyanın en pahalı kenti Moskova. Listede İstanbul’sa 15 sıra yükselerek dünyanın en pahalı 23’üncü kenti oldu. Mercer'in "Yaşam Maliyet Araştırması" sonuçlarına göre İstanbul, pahalılıkta New York'a yaklaştı. Mercer’in 6 kıtada, 143 şehri kapsayan 2008 yılı “Yaşam Maliyet Araştırması” sonuçları açıklandı. Araştırma sonuçlarına göre, pahalılıkta ilk üçü sırasıyla Moskova, Tokyo ve Londra paylaşıyor. Listenin dördüncü sırasında Norveç’in başkenti Oslo var. Dünyanın en pahalı beşinci kentiyse Güney Kore’nin başkenti Seul. 143 ülkeden hayat pahalılığının en az olduğu kentse Paraguay’ın başkenti Asuncion. Araştırmada ev, ulaşım, gıda, giyecek, ev eşyaları ve eğlence gibi 200 kalem harcamanın bedeli karşılaştırıldı.


Art arda üç kez birinci olan Moskova’nın konumu, rublenin dolar karşısında değer kazanmasına ve sürekli artan konut ücretlerine bağlanıyor. Giderek daha da pahalı bir kent olan Moskova’da bir fincan kahve bahşiş dahil yaklaşık 13 YTL’ye içiliyor.

Geçtiğimiz yıl aynı araştırmada 38. sırada yer alan İstanbul, 2008 yılı sonuçlarına göre sıralamada 15 basamak çıkarak pahalılıkta 23. sıraya yükseldi ve New York’a yaklaştı.

100 puanlı referans şehir New York’un hemen ardından 99,4 puana sahip İstanbul’daki bu hızlı yükseliş, Türk Lirasının ABD dolarına karşı önemli ölçüde değer kazanmasının yanı sıra özellikle konutlar olmak üzere genel fiyat artışlarının bir yansıması olarak görülüyor.

Araştırmada, bir önceki yılın aksine dünyanın en pahalı ve ucuz şehirleri arasındaki mesafenin genişlediği gözleniyor. Dolardaki zayıflamanın araştırma sonuçlarını etkileyen önemli bir unsur olduğu görülüyor.

Araştırmanın ilk 20’sine göz atıldığında Oslo, Hong Kong, Zürih ya da Singapur gibi Batı Avrupa ve Asya’nın geleneksel olarak pahalı şehirlerinin halen üst sıralarda yer aldığı ancak, Doğu Avrupa, Brezilya ve Hindistan’daki bazı şehirlerin yukarılara doğru tırmandığı gözleniyor.

Araştırmada, Tel Aviv yine Orta Doğu’nun en pahalı şehri konumunda. Diğer yandan Dubai ve Abu Dhabi’nin yaşam maliyeti araştırmasındaki sıralamalarında bu yıl belirgin bir düşüş oldu. Dubai ve Abu Dhabi, sırasıyla 52. ve 65. sırada yer aldı. Bu düşüşün temel nedeni ise Birleşik Arap Emirlikleri Dirheminin ABD Dolarına bağlı olması.

ABD Şehirlerinde Sıralamada Büyük Düşüşler Var

ABD’ye göz atıldığında ise ilk 50’de yer alan tek şehir New York, geçen yıla göre 7 basamaklık bir düşüş yaşadı. Aynı şekilde diğer ABD şehirlerinde de sıralamada büyük düşüşler görüldü. Los Angeles 42. sıradan 55. sıraya, Miami 51. sıradan 75’inci sıraya ve Washington, DC, 85. sıradan 107. sıraya düştü. ABD şehirlerinde görülen bu düşüş, ABD Dolarının dünyanın önde gelen para birimleri karşısında değer kaybetmesine bağlanıyor. Buna ek olarak devam eden kriz ve kredi çatlamasının da iş dünyasındaki yatırımların ve tüketicilerin harcamalarının azalmasına neden olduğu ifade ediliyor.

Bu yıl 28 basamak atlayarak 54. olan Toronto, Kanada’daki en pahallı şehir. Asya’ya göz atıldığında ise Tokyo, maliyetlerin en yüksek olduğu şehir olarak dikkati çekiyor. Hindistan’da Mumbai dört basamak yükselerek 48. sıraya yükselirken Yeni Delhi 13 basamak yükselerek 55. sıraya yerleşti. Avustralya’da ise Sydney, yurt dışında çalışanlar için bölgenin en pahalı şehri olma özelliğini koruyor ve genel sıralamada altı basamak yükselerek 15’inciliğe gelmiş durumda. Melbourne 28 basamak artarak 36. sırada yer aldı. Dünyanın en ucuz şehri Paraguay’daki Asuncion ise 53 puanda.

Mercer Türkiye Genel Müdürü Sibel Yücesan, konuya ilişkin değerlendirmesinde, İstanbul’un, gelişmekte olup ekonomisi hızlı büyürken bir yandan da enflasyonla mücadele etmeye çalışan diğer ülkelerle benzer bir pahalılık yükseliş trendi gösterdiğini, bunun yanı sıra son 3-4 senedir istikrarlı olarak YTL’nin dolara karşı değer kazanmış olmasının da fiyatları etkileyen diğer bir unsur olduğunu belirtti.

Yücesan, Türkiye’de tüketimin metropollerde yoğunlaştığını ifade ederek, “Tüketim mal ve hizmetlerindeki fiyatlarda aşırı artışların olması, emlak piyasasındaki pahalılık, İstanbul’u yaşam maliyeti endeksinde yukarı noktalara taşıyor” dedi.

11:20 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

24/07/2008

Alman İdare Mahkemesi’nden Milli Görüş kararı

58ce9086cfa2062a31217fbe1c73f99f.jpg
Deutsche Welle, ajanslar

Avrupa genelinde 10 ayrı ülkede faaliyet gösteren Milli Görüş derneğiyle ilgili Almanya’da yeni bir yargı kararına varıldı. Çeşitli gerekçelere işaret edilerek bir Milli Görüşçünün vatandaşlık talebi reddedildi. Almanya'nın Mannheim kentindeki Baden-Württemberg Eyaleti İdare Mahkemesi, İslam Toplumu Milli Görüş (IGMG) derneği üyesi bir Türkün Alman vatandaşı olma talebini, bu derneğin Almanya'nın demokratik düzenini tehdit ettiği gerekçesiyle reddetti. Almanya iç istihbaratı Anayasayı Koruma Örgütü, derneğin üye sayısını yaklaşık 27 bin olarak hesaplıyor. Mahkeme kararında, Anayasayı Koruma Dairesi tarafından faaliyetleri izlenen IGMG'nin demokratik temel düzeni tehdit ettiği, bu nedenle adı açıklanmayan Türkün de, bu yöndeki çabaları desteklediği şüphesinden hareket edilmesi gerektiği belirtildi.


Baden-Württemberg Eyaleti İdare Mahkemesi’nin kararında, Milli Görüş üyesi ya da yöneticisinin Alman vatandaşı olabileceği, ancak bunun için sözkonusu kişinin, İslam Toplumu Milli Görüş derneğinin Anayasayı Koruma Örgütü tarafından “temel hak ve özgürlüklere aykırı olarak nitelendirilen unsurlarıyla arasına Bremen kentindeki Fatih Camii. Örgüt 323'ü Almanya'da olmak üzere 514 camii derneğinde yönetimde bulunuyor
mesafe koyması Bremen kentindeki Fatih Camii. Örgüt 323'ü Almanya'da olmak üzere 514 camii derneğinde yönetimde bulunuyorgerektiği” kaydedildi. Kararda,
“davaya konu olan Milli Görüş üyesinin bu yönde mahkeme başkanlığını yeterince ikna edemediği” vurgulandı.

“Milli Görüş reform yapıyor, ama…”

Baden-Württemberg Eyaleti İdare Mahkemesi, kararında, Milli Görüş bünyesindeki reform çabalarına da dikkat çekti. Derneğin “aşırı İslamcı” niteliğini koruduğuna dikkat çeken mahkeme, derneğin Müslüman göçmenlerin özgür demokratik anayasa temelinde entegrasyonu” doğrultusunda bulunduğu faaliyetlere dikkat çekti.

Alman vatandaşı olmanın bu çabalara ters düştüğüne işaret edilen kararda, söz konusu kişinin Leipzig kentindeki Federal İdare Mahkemesi'nde temyize gitme imkanının bulunduğu kaydedildi. 1963 yılında doğduğu ve 1979 yılından bu yana Almanya'da yaşadığı belirtilen kişinin 1992 Baden-Württemberg Eyaleti İdare Mahkemesi vatandaşlık başvurusu talebini, başvuru sahibi Milli Görüş üyesi olduğu gerekçesi ile reddettiyılından bu yana İslam Toplumu Milli Görüş derneğinin aktif üyesi olduğu, 4 yıl da bölge teşkilatının başkanlığını yaptığı belirtildi.

Avrupa’da Milli Görüş

1972 yılında Braunschweig’da kurulan Almanya Türk Birliği Derneği (Türkische Union Deutschland e. V.) ile 1976’da Köln’de tesis edilen Avrupa Türk Birliği (Türkische Union Europa e. V.) İslam Toplumu Milli Görüş’ün temelini oluşturdu. Günümüzde merkezi Almanya’nın batısındaki Kuzey-Ren Vestfalya eyaletinin Kerpen kentinde bulunan İslam Toplumu Milli Görüş, Almanya ile birlikte aralarında Norveç ve İtalya’nın da bulunduğu toplam 10 Avrupa ülkesinde faaliyet gösteriyor. İslam Toplumu Milli Görüş, derneğin beyanlarına göre, 323’ü Almanya’da olmak üzere 514 cami derneğinde yönetimde bulunuyor. Almanya iç istihbaratı Anayasayı Koruma Örgütü, derneğin üye sayısını yaklaşık 27 bin olarak hesaplıyor.

09:50 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

Almanya, PKK’ya karşı harekete geçti

d63e4628aa7db7cc897317467210120d.jpg
Deutsche Welle, ajanslar AB ve ABD tarafından terör örgütü kabul edilen PKK’nın “Almanya sorumlusu” gözaltına alındı. Güvenlik birimleri, Roj-TV’yi kapatma talimatı veren İçişleri Bakanı Wolfgang Schaeuble'ye saldırı uyarısında bulunuyor. Merkezi Karlsruhe’de bulunan Federal Başsavcılık tarafından yapılan açıklamada, PKK zanlısının, 21 Temmuz Pazartesi günü, Kuzey-Ren Vestfalya eyaletindeki Detmold kentinde, Almanya'da yaşayan PKK yandaşları Roj-Tv'nin kapatılmasını protesto etmişti''Hüseyin Çolak'' adına düzenlenmiş bir kimlikle yakalandığı belirtildi.

“Hamile kızı kürtaja zorladı”


Zanlının 2007 Mart ayından, 2007 Haziran ayına kadar PKK örgütünün, “Güney Almanya sorumlusu” olduğu belirtildi. Zanlının yetkilerinin daha sonra genişletilerek geçen yıldan bu yana “Almanya sorumlusu” olduğu kaydedildi. Federal Savcılığın zanlıya yönelttiği suçlamalar arasında, “suç örgütü yöneticiliğinin” yanı sıra “21 yaşındaki bir genç kızı kürtaja zorlamak” da yer alıyor. Savcılığın iddiasına göre, geçen yılın ağustos ayında, Stuttgart'ta “önde gelen bir PKK'lıdan” hamile kalan genç kız, geçen yıl Ağustos ayında ''Hüseyin Çolak'' kimliğini kullanan PKK zanlısı tarafından kürtaja zorlandı. Federal Savcılık yetkilileri, zanlının tutuklanması istemiyle Salı günü Focus dergisi, Federal Emniyet Dairesinin, PKK örgütünün, İçişleri Bakanı Schaueble'ye saldırı düzenleyebileceği yönünde uyarıda bulunduğunu yazdı mahkemeye sevk edildiğini, Focus dergisi, Federal Emniyet Dairesinin, PKK örgütünün, İçişleri Bakanı Schaueble'ye saldırı düzenleyebileceği yönünde uyarıda bulunduğunu yazdıhakkında ek soruşturma yürütülmesi için Federal Emniyet Dairesi’ne (BKA) talimat verildiğini duyurdu.

“Roj-TV’yi kapatan Schaeuble hedefte” Almanya'nın önde gelen siyasi dergilerinden Focus, Federal Emniyet Dairesi’nin, PKK örgütünün Almanya İçişleri Bakanı Wolfgang Schaeuble'ye saldırı düzenleyebileceği yönünde uyarıda bulunduğunu yazmıştı. Derginin haberinde, "güvenlik birimlerince hazırlanan bir tehlike analizi raporunda, Schaeuble'nin 'Kürt medyasında' Roj-Tv yayınlarının yasaklanmasının sorumlusu olarak gösterildiği, bundan dolayı bakanın bizzat tehdit altında olabileceğine dikkat çekildiği" belirtilmişti. Schaeuble, Roj-TV’nin kapatılması talimatını vermişti. PKK, 2003 yılında adını Kongra-Gel (“Kürdistan Halk Kongresi”) olarak değiştirdi. Almanya’da federal savcılık, PKK’nın devamı olarak kabul ettiği Kongra-Gel örgütünün liderlerini “suç örgütü yöneticileri” olarak değerlendiriyor.

09:40 Posted in 01-HABERLER | Permalink | Comments (0) | Email this

WASHINGTON TIMES'DAN ÖNERİ…

526b0a36ba729d2da8483c27959801dd.jpg
Amerikan Washington Times gazetesi, Rumları Kıbrıs'ta eşit ortaklığa dayanan bir çözüme zorlamak için ABD'nin KKTC'ye uygulanan ambargoyu delmesi gerektiğini savundu. Gazetede dün Bruce Fein imzasıyla yayınlanan makalede Kıbrıslı Rumların uluslararası alandaki üstünlükleri nedeniyle, adadaki Türklerle eşit statüyü bir türlü kabullenmediği vurgulandı. Makalesinde sadece Türkiye'nin tanıdığı Turkish Republic of Northern Cyprus (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti) ifadesine yer veren Bruce Fein, Rum lider Dimitris Hristofyas'ın eşit ortaklık fikrini vatandaşlarına kabul ettirebilmesi için bir mazerete ihtiyacı olduğunun altını çizdi.

Bruce Fein, KKTC'ye uygulanan ambargolar nedeniyle zamanın kendi lehlerine çalıştığını düşünen Rumların 2004'te Annan Planı'nı reddettiklerini hatırlattı. Uluslararası toplumun planı kabul eden KKTC'ye verdikleri ambargoyu kaldırma sözünü tutmadıkları gibi, Rum Yönetimini tüm adanın temsilcisi gibi Avrupa Birliği'ne aldıklarına dikkat çeken Fein, şöyle devam etti: "Kıbrıslı Türkler siyasi izolasyon ve ekonomik ambargoların mağduru. Rumlar ise Birleşmiş Milletler'de temsil ediliyor. Diplomatik ilişkiler kuruyor. Zaman geçtikçe Kıbrıslı Tüklerin, Rumların kendilerini köle durumuna düşürmesine gösterdikleri direnç ambargo nedeniyle zayıflıyor. Bu avantajlı durum nedeniyle Türklere herhangi bir avantaj sağlayacak bir Rum lider siyasi intiharını gerçekleştirmiş olacaktır."

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Kıbrıslı Türklerin adil ve eşit koşullarda bir birleşme için iyi niyetle çaba harcadıkları yönünde görüş belirtmesi gerektiğini ifade eden Fein, "Ulaşım, telekomünikasyon, ticaret ve spor alanlarında KKTC ile ilişki kurarak, Rumların bu düşüncesini tersine çevirebilir. Bu şekilde, Rum lider Hristofyas'ın eşit ortaklık temelinde kurulacak tek bir Kıbrıs devleti düşüncesini kendi vatandaşlarına k